Girift – İkinci Bölüm

1.158 sözcük
5–7 dakika

Teklif

Hayat, doğumumuzdan ölümümüze kadar bizimle temas halinde olan ve oldukça alıngan bir kavram. Evet, alıngan diyorum çünkü en ufak bir şüphemizde bile bizi kötü yollara sürükleyebilen bir arkadaştır kendisi. Ben açıkcası ilk başlarda çok haz etmesem de kendisini daha sonra tanımaya çalıştıkça çok sevmiş biriyim. Hayatın nasıl yaşanması gerektiğini, nasıl yaşama yolunda ilerlenmesi gerektiğini ve bunun gibi şeyleri deneyimleyerek teker teker öğrenmiş biriyim. Daha doğrusu, öyle biri olduğuma inanıyordum. O gün gelip çattığında olacaklardan habersizce kütüphanedeki kanayan kafamla birlikte orada bir gece boyunca mahsur kaldığımda, tüm bunları aslında hiç bilmediğimi ve hepsinin sadece gösteriş olduğunu fark edene kadar…

Nasıl da sessiz bir geceydi, geçmek bilmedi… Kahin yoktu ortalıkta, başım ağrıyordu, kütüphanede mahsur kalmıştım ve bir sürü şey işte. Böyle sıkıştığım zamanlar eski dostlarımı özlerim. O gece de birilerini özlemiştim ama en çok da Pan’ı özledim. Pan, benim liseden bu yana aşık olduğum kişi. Ve hala benim dünyamda gezip duruyor. Bir o yana bir bu yana güzel kokulu saçları ve belirgin olmayan alttan gülümsemesiyle her gün bir yerde mutlaka karşıma çıkıyor. Aslında kendisi bir ölü. Bedeni bu dünyada ama o bana öyle dedi. “Ben senin için bir ölüyüm.”

Olayları baştan anlatmak gerekirse Pan ile tanıştığımızda lise yıllarının başındaydık. Garip biriydi. Bana göre herkes garip geliyor ama bir tık daha garipti. Kahin kadar olmasa da öyleydi işte. İlgimi çekiyordu bu durum. Hoşuma gidiyordu onunla vakit geçirmek. Bir süre sonra çok yakın iki arkadaş olmuştuk. Herkes ergenlik gereği cinsel dürtüleriyle uğraşırken biz deliler gibi dünyayla dalga geçerdik. İnsanlar bizden bıkmıştı. Ben onu hiç tarif edilemeyecek kadar çok severdim. Ama o benimle ilgili farklı düşünüyordu…

Günlerden bir gün bana karşı arkadaşlıktan daha farklı olan hislerini açıkladı. Bana bunları söylediğinde çok üzülmüştüm. Benim için o zamanlar sevgi çok önemliydi fakat aşk ise düşünülemezdi. O sıralarda aşk en çok korktuğum şeydi çünkü her ne kadar farklı insanlar da olsak popüler fetişlerimiz asla bitmeyecekti. Bir çift ne yapar? Sürekli birbirlerine iltifatlar eder, sevdiklerini sürekli belirtip dururlar. Belki ortamları müsaitse beraber etkinliklere giderler ve bir sürü klasik şeyler. Anlatmak istediğim şey şudur: “Aşk varsa arada bir şeyleri hissettirmen gerekir.” İyi de ben nasıl gösterebilirdim ki o kadar büyük bir sevgiyi? İşte en büyük korkum da buydu, fark ettirememek…

Öğrendiğimde sessiz kalmayı tercih ettim… İşte o sessizlik de onunla aramdaki arkadaşlığın bitiş sürecinin ilk saniyesiydi. Aramızdakiler erimeye başlıyordu ve bu erime elle hissedilebilir bir sıcaklıkta gerçekleşiyordu. Kaybetmek istemiyordum ve bunun için benden uzaklaştıkça ben daha da ona koşuyordum. Bir süre sonra onun peşinden koşarken bir gerçeği keşfettiğimde kahrolmuştum. Meğer ben de onu sessizce seviyormuşum ya da bu koşuşturmaca beynimle dalga geçmişti. Sevmek için ise artık çok gecikmiştim. Çünkü Pan da benim gibi üniversiteyi kazanmış ve benim tercihlerimden farklı şehirleri özellikle tercih etmişti.

En iyi anlaştığınız dostunuzla, sevdiğiniz kişiyle yollarınız ayrıldığında bunun bir dönüşü çok zor olur. Pan ve benim için de böyleydi. Artık peşinden koşmak için, onu kaybetmemek için uğraşacağım bir alanım bile yoktu. Farklı şehirler ve farklı insanlar olacaktı hayatlarımızda. Sessiz kaldığım o saniyelere lanetler ettim. Tüm arkadaşlığımız ve onun bana olan sevgisini kaybetmekle kalmamıştım, benden ona doğru yola çıkan aşkı da sessizliğime boğmuştum. Yıllar sonrasında onu bulmak için kendime söz vermiştim. O zamanlar bir nebze olsun kendimi bu şekilde avutmuştum.

Yıllar sonra eski dostlardan öğrendiğim kadarıyla aynı şehirde bulunuyorduk. Bir iş için başkente gitmiştim ve bu onu da bulmak için çok iyi bir fırsattı. Bulduğumda bir sokak köşesinde ağlıyordu. Ülkemin en kalabalık şehirlerinden birinde kapkaça uğramış bir çocuk gibi karşımda ağlıyordu. Boyu uzamıştı, vücudu büyümüştü ama bakışlarıyla hala bir çocuktu. Yıllar sonra bulduğumda bu halde olacağını hiç beklemiyordum. Çok değişmişti… Artık sabah akşam kafa karıştıran su içiyor ve bir kağıt silindirin içine acımasızca hapsedilmiş zehirli otları yakıp gazını içine çekiyordu. Bunlar benim ülkemdeki en çok sevilen kötü huylardır. Saçlarının arkasında bir boşluk fark etmiştim, sorduğumda ise hiç uzatmadan bana bağırarak “Seni ilgilendirmeyen hikayeleri sorma.” demişti. Bana karşı olan sevgisiyle ve reddedilmenin verdiği utanç ile uzun yolları koşan bir çocukta aşk mutasyona uğrayıp nefrete dönüşmüş olabilirdi. Bu sefer onu yalnız bırakmak istemiyordum çünkü özlemiştim ama o ise tam tersini istiyordu. Ailesini kaybettiğini öğrenmiştim, depresyona girdiğini ve yıllardır bununla savaştığını öğrenmiştim ama bu halde olduğunu kimse söylememişti. Benimle gelmesi için diz çöktüm ve ellerini tuttum. O reddetti ve ben ısrar ettim. Ceketinin tam kalbine denk gelen sol iç cebinden bir kesici çıkartmıştı. Bana doğru tuttu ve oradan gitmemi istedi. Benden açıkça nefret ettiğini düşünsem de umrumda değildi. Gitmezsem beni delik deşik edeceğini söyledi ve biraz bekledikten sonra kesicisini tam sol tarafıma fırlattı. Korktum, çok korktum ama ölmekten değildi korkum. Ben onun bana değil, kendisine zarar vermesinden korkuyordum. Düşüncelerimi okur gibi kesicisini yerden hızlıca aldı ve bu sefer kendine doğru tuttu. Bir insanı ben mi bu hale getirmiştim? Bu çok saçmaydı, ben bu kadar önemli miydim birisi için? Kendini öldürecek kadar nefretle mi dolmuştu bana? O halde bu nefret mutasyona uğramadan önce çok büyük bir aşk olmalıydı ve ben bu aşkı kaçırmıştım. Bunları düşünürken kolayca tahmin edebileceğiniz üzere insanlar etrafımıza toplanmıştı. Benim ülkemde bir olay olursa insanlar hızlıca toplanırdı ama kimse karışmaz herkes izler dururdu. Örneğin bir kadın kocası tarafından bıçaklandığında yardımcı olmak yerine etrafına doluşup videolar çekilirdi. Bu yüzden ben de kalabalığı önemsememiştim. Biraz bakışmak istedim onunla. Gözümden ister istemez yaşlar dökülüyordu. Ben ise ağladığımı değil de yanaklarımdan akan sıvının soğukluğunu hissediyordum. Korkmuyordum ama hala özlediğim ve sevdiğim Pan’ı bulamıyordum. Sessizce onun teklifini kabul edip gitmek üzere arkama döndüm. Arkamdan bir ses geldi. Ses aynen şöyle bağırıyordu bana: “Sen benim içimde bir ölüsün, ben ise senin için artık bir ölüyüm. Her gün beni merak et çünkü bir gün yanına geleceğim ve o gün ikimizden birisi yine gitmek zorunda kalacak. Unutma dediklerimi. Ben her gün etrafında olacağım. Unutma sakın! Ben senin için bir ölüyüm!” Bunlar nasıl da içi gözyaşından yapılmış peluş kelimelerdi böyle? Tehditlere alışıktım ama böyle içi acı dolu olanını ilk defa görüyordum. Şaşırmıştım. Arkamı döndüm ve son bir teklifte bulunmak istedim: “Pan, istersen beni delik deşik et ama ne olur benimle gel…” Soğuk gözleriyle baktı, dudağını titretti ve yine aynı cümleyi kurdu: “Ben senin için bir ölüyüm!” Ne denebilirdi ki? Ben artık bu olanların rüya olduğuna inanmak istiyordum ama bu apaçık gerçekti. Ben de en iyi yaptığım kötülüğü yapıp gittim…

Pan nasıl oldu da kütüphanedeyken ve her tarafım kanarken yine aklıma gelmişti. Nasıl hatırlatmıştı kendini? O gece kütüphanenin her tarafını gezmiştim. Bir yerlerde onu anımsatan bir şey görmüş olmam gerekirdi. Beynimin işleyişini bilirim, bir yerlerde onu anımsatan mutlaka bir şey olmalıydı. Yaklaşık yirmi dakika falan odaklandıktan sonra görevlinin yaka kartında yazdığını hatırladım. Görevlinin adı Pan’dı. İsmini okumuştum ama insanların yüzünü aklıma sokmayı hiç sevmediğimden yüzüne odaklanmamıştım. Bu belki de en büyük hatam olabilirdi…

Görevli ve kitaplar, Pan ve Kahin… Kafam çok karışmıştı. Artık her şey birbirine girmeye başlıyordu. Karışıklıklar aklımı alıyordu ve yavaşça sersemleşiyordum. Sabaha hızlıca ulaşmak için uyumaya karar verdim ve kütüphanenin okuma masalarından birine yattım. Yarın sabah Kahin’i bulabilirdim hatta Pan’ı bile… Bu beni heyecanlandırıyor ve korkutuyordu. Dört tarafım kitaplarla, aklım ise sorularla doluydu…

Aklıma yine bir roman gelmişti. Ne de güzel demişti yazar: “Bilgiler dört tarafımdayken ben ortalarında yatmakla yetinen bir aptaldım.”