Boşluk
Şaka yapmıyorum, en az kırk dakika koşmuştum. Hayır, neden koştuğumu bilmiyordum. Aslına bakarsanız ilk başlarda arkamda bir canavar olduğunu sanmıştım ama yirminci dakikalarda soluklanmak için durduğumda, arkada hiç kimsenin olmadığını gördüm. Sonra da koşmaya devam ettim. Akıl sağlığım yerindeydi ama üzerinde yattığım masanın hiç rahat olmadığına eminim. Ben eğer rahat uyumuyorsam kesin kabus görürüm. Bu yüzden de o kadar yolu rüyalarımda korka korka koştum. Zaten uyandığımda da masadan neredeyse düşüyor olduğumu fark ettim. Beynim ikinci bir darbeyi kaldıramazdı…
Çabucak toparlandım, toparlanacak bir şey yoktu. Olduğum bölümden çıkıp koridora ulaştım. İlk baktığım şey görevli masasıydı. Kafamı o yöne çevirişimi görseydiniz beni annesini arayan bir yavru köpeğe benzetebilirdiniz. Bomboştu… Aslında kütüphaneden çıkmak değildi derdim ya da Kahin falan da değildi. Benim tek derdim o görevlinin Pan olup olmadığıydı. Benim için ölü de olsa ya da ben onun için bir ölü de olsam yine de o benim bir parçamdı. Kahin de öyleydi ama Pan farklıydı. Kahin daha çok bir ebeveyndi. Zaten ismi de buradan geliyordu. Ona bu ismi okula ilk geldiğimizde öğretmenlerimizden birisi takmıştı. Sahi aklıma geldi de o öğretmenimiz de geçen sene acı bir şekilde katledildi. Üzülmüştüm… Şakalarıyla, Kahin’le dalga geçmeleriyle ve arkadaş yanlısı davranışlarıyla çok iyi biriydi. Kahin pek sevmezdi ama ben severdim. Pan da severdi. Zaten Kahin kimi severdi ki? İşi gücü kendi kendine teoriler uydurup kasvetli ses tonuyla bizi uyarmaktı. Hakkını da yememek gerekir, tüm dedikleri gerçekleşirdi hep.
Aklım hala takılıyor geçmiş günlere… Bu çocuk bu kadar yetenekliyken bu kütüphanede çalışacak deseler inanmazdım. Zaten pek inandığım da söylenemez çünkü kendisini etrafta hiç göremedik. Arkadaş dediğin torpil yapar, pardon referans olur. Arkadaş dediğin kazık atar yani üzücü birtakım hareketler yapar. Ama kendisinde bu özelliklerin hiçbiri yoktu. Benim ülkemde bu tür arkadaşlıklar hiç iyi karşılanmazdı. Ben bu tür saçmalıkları düşünürken kütüphane kapısının kilitlerinden sesler çıktı. Kapının kolu aşağıya doğru hareket etti ve insanlar bir anda tüm kütüphaneyi ele geçirdi. Görevliler ise en son girdi. Ben yanlış anlaşılmaktan korktuğum için o sırada saklandım ama kitapların arasından görevlilerin hepsine teker teker baktım. Hiçbiri Pan’a benzemiyordu. Pan’ı göremediğim için üzülmüştüm ama o sokakta yaşadıklarımdan sonra biraz da görmediğim için rahatlamamış değildim. Kahin falan umurumda değildi artık. Yeri belliydi sonuçta. Ben gidip evdeki yatağımda rahat bir uyku geçirmek istiyordum. Rüyamdaki pembe kaplamalı dünyalarda şekerler yiyip, anne ve babamla birlikte çiftliğimize gidip koyunlarımızı ülkeme ithal gelen samanlarla beslemek istiyordum. O an durdum. Ülkemdeki ithal samanlar mı? Yok, o an durmadım. Hayallerimi hayal ettikten sonra durdum. Görevlilerin hepsini görmüştüm. Pan içlerinde yoktu ama bir kişi daha yoktu. Kahin de aralarında yoktu. Kahin burada çalışıyorsa madem şu an neredeydi? İşte bu soruyu düşündükten sonra hayallerimi değil Kahin’in yerini hayal etmeye başladım. Tüm görevlilerin yanına gidip aslında var olan ama bu kütüphanede olması imkansız olan bir kitabı sormaya karar verdim. Çocukken yazdığım, benim kitabımı… Bu sayede zaman kazanıp yaka kartlarındaki isimlerine bakacak ve Pan isminin gerçekten olup olmadığını soracaktım. Ardından Pan ismi gerçekten var ise dün olanları anlatıp Kahin’i soracaktım. Böylece tüm bilmecelerden sonra rahatça hayallerime dönebilecektim. Pembe kaplamalı dünyalar için bunu yapmak zorundaydım. Yoksa yok olabilirlerdi… Yaklaşık yirmi dakika boyunca görevlilere sorular sordum. Kimse cevap veremedi, bilgisayarlarda aradılar ama bulamadılar. Ben de planımı gerçekleştirdim. Gerçekleştirdiğimi düşünüyordum. İçinde sevgilisine şüphe besleyen biri gibiydim. Onlar da sorarlar ya kendi kendilerine: “Varsın ama bulamıyorum sevgilim/Yoksun demeyelim ama dedik olsun/O halde ben neyi hissediyorum canım sevgilim…”
Ne Kahin ne de Pan ortada yoktu. Ben nöronlarımın beni bitirmek için oyun oynadığını bile sanıyordum artık. Uykum vardı… Bu hikayeyi burada bitirmeye karar verdim ve kapıya doğru gittim. Kapıdan çıkmak üzereyken arkamdan bir ses bir soru sordu, şaşırmıştım çünkü bu soru “Bugün nasılsınız?” sorusuydu. Beynimde yeri yoktu. Kimseden sayılabilir derecede bu soruyu almamıştım ama cahil de değildim. Ülkemde bazen böyle sorular soran bir grubun varlığından haberdardım. Ben de arkamı döndüm ve o grubun dilinde iyi şeylere karşılık gelen “İyiyim ve benden daha iyi olmanızı dilerim…” cevabını vererek kapıdan çıktım ve oradan uzaklaştım.
Sabahın erken saatlerindeydik ve ben eve gitmeden önce sıcak bir yemek yemek istediğimi fark ettim. Kütüphanenin iki sokak arkasında bir aşevi biliyordum. İnsanlar pahalı lokantalarda güzel yemekler yemeyi çok iyi biliyorlardı ama kimse bir aşevinde bir tabak yemeğe aynı parayı bağışlamazdı. Ben hariç. Cebimdeki paranın yarısını bir tabak mercimek çorbasına mutlaka verebilirdim. Zaten içtiğim tek çorba da buydu. Hayır, param durumu kötü olanlara gitsin diye buralardan yemiyordum. Lüks mekanlarda mercimek çorbası yapılmıyordu… Paramı buraya verme olayı sadece vicdanımı rahatlatmak için kendime söylediğim bir yalandı. Buradaki insanlara saygı duyuyorum yine de. Hallerini çok iyi bilirim çünkü benim de ailem böyleydi. Ben ise zincirin bir halkası olmaktan son anda büyük çabalarla kurtuldum. Birçok insan gibi üniversiteye aile evinden uzaklaşmak ve daha fazla sosyal ilişkiler için gittim. Zaten benim ülkemde bunu yapmayan üniversiteli de yoktur. Yazları ise aileme staja gittiğimi söyleyip her hafta farklı bir barın müptelası oluyordum. Şüphesiz o zamanlarımda bardaki insanlar ailemden bile daha fazla halimi hatırımı soruyordu. İstediğim bu olabilir miydi? Halimi merak eden birisi… Tıpkı kütüphanedeki görevli gibi… Sahi bana durduk yere niye öyle bir soru sormuştu? İşte bu sorunun cevabı anlık bir yıldırım düşmesi gibi kafama geldi. Görevlinin kesinlikle benim oradaki gecemle ilgili bir bildiği vardı. Bundan vicdanımın temizliği kadar emindim. Yani hiç… Ancak yine de aklımı kurcalıyordu bu durum. O görevli bana niye bunu sormuştu? Bütün bu olanlar bana kafamın güzel olup olmadığını sorgulattı ama en son bir hafta önce zehirli sudan içmiştim. Kafam güzel değildi. Kafamın arkası aklıma gelmişti. Yarılmış olabilirdi ve ben kurumuş kanlı saçlarımla etrafta geziyor hatta bir aşevinde mercimek çorbası içiyordum. Bu olsa olsa benden beklenirdi zaten. Çorbamı içtikten sonra karşıdaki bara gittim ve yakınlarda bir sağlıkçı olup olmadığını sordum. Benim ülkemde hastaneler sadece fakirlerin gittiği bir yerdi. Hatta özel hastanelere de sadece orta gelirliler giderdi. Ve ben bunların arasında görünmek istemiyordum. Bardaki adam nedensizce beni tanıdı ve isim de kullanarak bana bir kart verdi. Kart üstündeki tek bilgi, o kişinin adresiydi. Bulması çok zor olmadıysa da görüşmeyi beklemek epey sürdü. Ülkede benim gibi çok fazla hasta olduğundan olsa gerek sağlıkçının muayenehanesi oldukça kalabalıktı. Hatta kapıdan girer girmez geçmişten üç kişiyi tanımıştım bile. Sıra bana geldiğinde, görevli kişi ismimi vermediğim için yanıma kadar gelip içeri girmemi rica etti. Karşımda bir doktor vardı. Durumu anlattım ve kafamın neresinin acıdığını gösterdim. Çok şaşırdı çünkü kanayan yer ve ağrıyan yer birbirinin tam tersiydi. Ayrıca kanayan yerde oldukça büyük bir boşluk oluşmuştu. Bana aynadan gösterdiğinde çok şaşırdım. Biraz da üzüldüm çünkü saç kesicime daha yeni alışmıştım ve sadece uzun saçlarda profesyonel olduğunu söylemişti. Üzülmem sadece bunaydı ama doktor içinden bana bir şey anlatmak istediğini belli ediyordu. Yanındaki yardımcısını odadan bir bahaneyle gönderip elime bir kart uzattı. Bu karta baktığımda bir başka doktorun ismi vardı. Ünlü bir doktor… Sonra bana doğru dönüp sessiz bir tonla, kimseye başka bir doktoru tavsiye ettiğini söylemememi istedi. Bildiğim kadarıyla bununla Hipokrat ustanın bir alakası yoktu, olsa olsa kültürel bir farklılıktan kaynaklanabilirdi. Kabul ettim ama pek de anlam veremedim. Kapıya dönüp doktora da iyi günler dileyerek çıkış izni aldım. Çıkarken kapının yanındaki aynaya tekrar baktım ve yüzümü gördüm. Gözümü biraz kaydırınca gördüklerime şaşırdım. Hayır, doktorun sümüğünü masaya sürmesine değil, ki zaten onu yapan çok kişiyi tanıyordum. Baktığım aynanın tam zıddındaki aynanın benim baktığım aynada oluşan yansımasıyla, saçımın arkasını da tekrar gördüm. Bir saç kesicinin koltuğunda oturmak gibiydi. Kafamın hali üzücüydü çünkü boşluk gözle görülebilir derecede büyüktü. Bir arkadaşı göreceğiz diye neler gelmişti başımıza. Gerçekten de başımıza… Neyse, bu kadar saçma şakalar benim gibi mesleği olan birisi için çok tehlikeliydi. Galiba kafamın acısı canımı biraz sıkmıştı. Boşluğun büyüklüğünü de görünce biraz korktum. İnsanlar ister istemez farklı bakacaklar hatta belki de bana acıyacaklardı. Gerçi bu biraz hoşuma gitmedi değil ama yine de saçma bakışlara katlanamıyordum. Boşlukla ilgili aklıma çok fazla soru geliyordu çünkü bu boşluk çok tanıdıktı. Çok fazla tanıdıktı…
Sağlıkçının olduğu binanın kapısına geldiğimde kendimi biraz kötü hissettim. Sanki kapının dışındaki dünya yıllardır yaşamadığım bir dünyaymış gibi bir his kapladı içimi. Kapıdan dışarı çıkar çıkmaz eve doğru yürümeyi kafama koydum. Artık pembe kaplamalı dünyalara ulaşmak istiyordum ve o dünyayı kurtarmam gerekiyordu. Bu sebepten ötürü biraz daha hızlı yürümeye başladım. Zaten benim ülkemde yürüyen insan tembel sayılır, dışlanır. Bizim kültürümüzde her şeyi hızlıca yapmak, aceleye getirmek hakimdir. Yurt dışında “Acele işe şeytan karışır.” derlermiş, bizim ülkemiz öyle bir ülke ki işi acil olana şeytan bile büyük destek oluyor. Her neyse, hızlıca yürürken aniden bir köpek karşıma çıktı. Önce kaldırım taşlarını gördüm, sonra köpeğe baktım, köpeklerden eski bir anıdan dolayı korkardım. Mecburen kaldırım taşlarını tercih ettim ve kaldırım taşlarının üstüne doğru düştüm. Sonra da acıları da mutlulukları da gören gözlerimi kapatmam gerektiğini, acıları da mutlulukları da gören aklımla hissettim. Normal bir insana böyle bir şey olsa tahminimce yapamadığı şeyler falan aklına gelirdi ama iş bu ya, ne ben normaldim ne de kendimce bir insan. Aklıma yediğim kazıklar da attıklarım da gelmiyordu. Aklımda o an sadece Pan’ın kafasındaki boşluk belirdi. Nasıl da benimkine benzer bir boşluktu. Kaderin işi işte. Sonra ne mi oldu? Gözlerimi tamamen kapattım ve pembe kaplamalı dünyalar…
Aklıma yine bir roman gelmişti. Bu romanın sonunda ise şunlar yazıyordu: “İnsanoğlu ilk defa yere düştü ve ilk küfürü de ilk hırsı da ilk şeytanlığı da orada buldu. O gün, insanoğlu belki ayağa kalktı ama insanlığı kesinlikle ortada yoktu.”