Kan
“Kocaman bir hiçlik hissine kapıldınız mı hiç? Sevgilinizden ayrıldığınızda ya da uzun zamandır dostunuz olan bir arkadaşınızı kaybettiğinizde ya da ailenizdeki kişilerin ölümlerini gördüğünüzde? Ben kapıldım ama bunların hiçbirinden dolayı değil. Farklı olmayı seçtiğim gün, ben kocaman bir hiç oldum. Evet, hayat size bunu seçmeniz için fırsatlar sunuyor. Bazılarınız benim gibi oluyor, bazılarınız ise alışılagelmiş düzenin bir parçası haline gelip o şekilde güçleniyor. Bir şey sormak istiyorum sizlere, izniniz varsa… Ölülerin arkasından ağlar mısınız mesela? Ben ağlamam. Hiç ağlamadım da. Bu benim duyguları olmayan bir varlık olduğumu kanıtlamaz. Bu benim insan olmadığımı da kanıtlamaz. Tamam, ben de kabul ediyorum pek fazla insan özelliği taşımadığımı ama yine de yaratılışım gereği insanım. Belki biraz saçmayım, farklıyım, karmaşığım ama bir insanım. Sizlerden farklı olarak sadece benim anlamlandıramadığım şeyler var. Ya da benim anlamlandırdığım ama sizin anlamlandıramadığınız şeyler. Adem’in cezalandırılıp bu dünyaya geldiğini düşünsenize… Biz onun cezası olan bu dünyada, buradayız. Düzen kuruyoruz, sevgiyi buluyoruz, nefreti öğreniyoruz hatta yeri geliyor öldürmeyi bile beceriyoruz. Peki neden? Ülke dediğimiz şey ne mesela? Ya da şehirler? Her yer aynı yer değil mi? Adamın birisi geliyor ve ülkemin en güzel parklarından birinde bir ağacın dibinde iki metrekare yere benim yerim diyor. Kenarlarını telle çeviriyor, girişine tabela asıyor falan… Ne saçma değil mi? Ne kadar da saçma? Bu dünyada her yere rahatlıkla gidebilmek varken neden ülkelerden izin alınıyor mesela? Bu dünyada herkes bir çocuk olarak kalabilecekken neden büyüyüp bir işe giriyoruz mesela? Bakın sizin beni anlamadığınızın farkındayım ama siz de şunu artık anlayın, ben size kendimi anlatmak istemiyorum. Siz benim gibi olmayın, benim gibi düşünmeyin, benim gibi yaşamayın çünkü benim tek kişilik iki metrekarelik dünyamda ben mutluyum. Ta ki siz bana karışana kadar… İnanmıyorum somut dünyanızdaki soyut duygularınıza. İnandıramıyorum kendimi saçma olarak nitelendirdiğim doğrularınıza. Bu benim hatam mı? Bilmiyorum. Bu sizin probleminiz mi? Sanmıyorum. Ve ben size sizinle ilgilenmediğimi anlatmak için her gün acılar çekerek uyuyorum…”
İşte böyle bir yazıydı Pan’dan bana kalanlar… Hala saklarım lise anılarımın olduğu kutunun içinde. Yanlış ellere düştüğünde çok tehlikeli ama doğru ellerde olduğu zamanlarda ise oldukça anlamlı bir yazı. Pan bu yazıyı bana ya da bir yarışmaya falan yazmadı. Kimse için de yazmazdı zaten… Bu canının çok sıkıldığı bir coğrafya dersinde pembe kaplanmış bir defterin arkasında yazılıydı. Defterin her yaprağının sağ kenarında ince bir pembe çizgi de vardı. Sanki pembe kaplama gelmiş de sayfaların arasına göz atmış ama parmak izlerini bulaştırmış gibi… O defter de onun pembe kaplamalı dünyasıydı belki de. Ya da benim rüyalarımdaki dünyam onun defterinin bir yansıması olabilir miydi? Peki ya ben yoksam? Ya da o yoksa? İkimiz aynı kişi miydik? Saçmalama… Bu arada Pan bir erkek miydi? Ya da ben bir kadın mıydım? Cinsiyetlerimiz de neydi? Kahin kimdi? Başımı ağrıttınız güzel sorucuklar ama benim şimdi yapacak işlerim var. Bu işleri yapmam için de biraz uykuya…
O gün düşüşümden sonrasını pek hatırlamıyordum, sonraki günlerde ise yavaş yavaş yüklenmeye başladı aptal beynime. Kötü bir düşüştü fakat iyi taraftan düşünmek gerekirse evimin yanındaki hastaneye gelmiştim ki bu da ücretsiz geldiğim anlamına geliyor. Şaka bir yana, sanırım hastane odasında iki haftayı geçen bir süre kaldım. Peki ben o odada mıydım? Hayır, aklım fikrim Pan ve Kahin olmuştu. Acıyla geçen günlerin ardından doktorum gidebileceğimi söylediğinde iyileştiğim için değil, bilmeceyi çözmek için şansım olduğuna sevinmiştim mesela… Pan ve Kahin, Pan ve Kahin, Pan ve Kahin… Eve hiç uğramadan bir sarı araba çevirdim yoldan ve aceleci bir havayla şoföre kütüphanenin adresini verdim. Böylece benim aceleci tavırlarımdan etkilenen şoför beni hızlıca istediğim yere ulaştırmıştı. İşte tam karşımdaydı, Devlet Kütüphanesi… İhtişamlı binası ve içindeki mücevherlerle şehrin en değerli mekânı, içinde pek kimse olmasa da popüler sayılır… Merdivenlerden hızlıca çıktım ve görevliyle göz göze geldim. Bu bana nasıl olduğumu soran o görevliydi. Hayır, değilmiş. Deliler gibi heyecanlıydım, aklıma gelen tüm kitapları sordum. Böylece görevli bilgisayardan arşivleri tararken ben de etraftaki görevlilere bakmak için zaman kazandım. Sonra da kitapları alacağımı fakat biraz etrafa bakmak istediğimi söyledim. Görevli ise 3C adlı bölüm haricinde diğer salon ve kitaplıklara bakabileceğimi söyledi. Ne demek 3C adlı bölüme bakamam? Hikâye anlatıcısı durur mu, sordum soruyu ve aldım sohbeti:
— Orada ne kitapları var ki?
— Siyaset ve tarih efendim.
— Ben de onlarla ilgilenecektim, nasıl yapacağız şimdi?
Mevzu ister istemez dikkatimi çekmişti. Bölümün numarası benim kafamı ilk çarptığım bölümle aynıydı. Görevlinin cevabıyla sohbet devam ediyordu:
— Üzgünüm efendim fakat yapabileceğim bir şey yok.
— Peki, teşekkür ederim. Merakımdan soruyorum, bölümü niye kapattınız acaba?
— Polis kararıyla efendim, olay yeri inceleme ekipleri tarafından bir hafta süreyle kapatıldı.
— Bir kitaplıkla polisin ne derdi olabilir ki?
— Ayrıntı veremiyorum efendim fakat yerde bir kan lekesi bulundu, onun için kapatıldı.
— Hadi ama anlat, merak ettim… Üstelik bir kan lekesiyle polis neden bölümü kapatsın?
— Ben de saçma buldum fakat duyduğuma göre aynı kan lekesinden dokuz kütüphanede daha varmış. Bir tanesinde de ceset bulunmuş.
O sırada başka bir gerçek kitapsever geldi ve görevliyle aramdaki sohbeti böldü. Görevliye gülümsedim ve koridorda gezinmek üzere adımlarımı atmaya başladım. Özellikle 3C adlı bölüme yaklaşmaya çalışıyordum ama bir türlü içeriyi göremiyordum. Burada ne aradığımı bile unutmuştum. Pan ve Kahin… Arkamı gittiğim yöne döndüm ve başımı da dik tutarak yavaşça koridorda süzülerek çıkış kapısına doğru ilerledim. Tam kapıdan çıkacakken bir ses geldi. Ne saçma ve ne karmaşık bir dejavu… Ses bana yine nasıl olduğumu soruyordu. Ona neydi benim hâlimden? Bir polis edasıyla suçluyu yakalar gibi arkamı döndüm. Bir de ne göreyim… Bir de ne göreyim? Pan… Ay gibi parlayan yüzüyle bir çocuğun kalbi kadar saflıkla duruyordu karşımda. İnanmadım karşımdakinin o olduğuna çünkü son görüşümdeki haliyle arasındaki fark benim yaptığım iyilikler ve kötülüklerin arasındaki farktan bile büyüktü. Baktım, öylece baktım… Üzerime doğru geliyordu ve ben korkuyordum. Ani bir hareketle üzerime doğru gelen bedeni bir kulaç kadar uzağımda fren yaptı. Bedenine oranla oldukça normal uzunluktaki kolları havaya kalktı. Sevgiyle tutulması gereken elleri açıldı. Doğru tahmin ediyorsunuz, sarıldı. Sarıldı ama boğazıma sarıldı… Sonra da kalbinin üstüne denk gelen sol iç cebinden kesicisini çıkarttı. Bir şerif gibi hızlıca düello moduna geçmişti sanki. Kesicisi ise hem ondan daha hızlı hem de ondan daha tehlikeliydi. Soğuk mu sıcak mı bilmiyorum ama kristalle keskinleştirilmiş kesicisi boğazımdan başlayarak kalbimin ortasına kadar kazıdı derimi. Kanlar aktı, çok kanlar aktı. Hatta biraz kan da Pan’ın saf görünen yüzüne sıçradı. Pembe kaplamalı dünyalar ise işte o an yıkıldı. Aklımda ise tek bir şey vardı: Karmaşa nasıl olur da bu kadar eğlenceliyken bu kadar acılıydı…
Bir roman geldi aklıma yine: “Kan çıkmamalıydı kalbimden, ciğerlerimden ama en önemlisi boynumdan çıkmamalıydı. Çünkü sen oralardan öpersin. Aşkın döküleceği şelaleden kan çıkmamalıydı.”