Yardım
“Sokak, kocaman bir dünya. İnsanlar, hayvanlar, arabalar ve belki de göremediğimiz varlıklar… Bir evin varsa orası senindir ama sokak hepimizindir. Okul da sokaktır mesela ya da bir hastane de. Kütüphaneler de sokaktır ya da karakollar da. Fark etmez, hepsi sokaktır çünkü sen evinde değilsen sana her yer sokaktır. Ben de şu anda bir sokaktayım ve Pan, o da bir sokakta. Ben bir hastane sokağındayım o ise bir karakolun sokağında. Üzülmüyorum çünkü sonuçta aynı sokaktayız, fark etmiyorum farklı yerlerde olduğumuzu. Bilmiyorum, belki de kafamın arkasındaki delikten dolayı fark edemiyorum. Hayır, sanmıyorum… Ben hiç onunla ayrı hissetmedim ki. Aşktan falan değil, düşmanım da olsa ben hiç onunla ayrı hissetmedim. Mesela bir gün işe giderken ona benzeyen birini gördüğümü hatırlıyorum. Peşinden nasıl da koşmuştum… Halbuki biliyor insan, giyiminden ya da yürümesinden. Ya da ne bileyim, bir şekilde biliyor işte. Yine de koşuyor, umutsuzca ama umudu varmışçasına. Böyle değil midir zaten? Yok, bunun adı aşk değil merak etmeyin. Bunun adı ‘özlem’ çocuklar. Bunun adı ‘korku’ çocuklar. Ben kocaman bir özlemin ve kocaman bir korkunun içinde yüzüyorum çocuklar. Bu yüzden korkuyor insanlar benden. Çünkü ben de korkarak bakıyorum etrafa… Şimdi, karakoldadır Pan. Acaba o da korkuyor mudur? Benim canımdır o, benim canım neden canımı acıtmak istedi acaba? Anlayamıyorum… Kalbiniz neden kalbinizin durması için çalışır ki? Anlayamıyorum… İşte böyleydi o günler çocuklar, anlatmak dahi istemiyorum…”
Her gün dizlerimin üstüne oturmak için yarışan çocuklar bana, benim geçmişimi anlatmam için yalvarıyorlardı. Bundan artık sıkılmıştım. Kalkmak istiyordum, gitmek istiyordum. Bir yılda nasıl bu kadar yaşlanmış olabileceğimi anlamak istiyordum. Bu saçma tedaviden kurtulmak istiyordum. Evet, başlarda neredeyse tüm vücudumu dengesizce kaybetmiştim ama artık öyle değilim. Her şey normal. Her şey akışında. Bunu doktorlara söylemek istediğime karar verdim. ‘’Doktor, ben artık tamamım.’’ demek istediğime karar verdim. Dedim. Anlattım. Sonra ne mi oldu? İzin alamadım. Sonra ne mi oldu? Bir daha izin almadım. Doğru tahmin ettiniz, oradan kaçtım.
Sokakta hızlı yürümem lazım çünkü her an birisi tanıyabilir ve beni geri götürmek için tutabilirdi. Karşılık vermeye gücüm vardı ama karşılık vermek istemeyecek kadar vazgeçmiştim dünyadan. Zaten bu yüzden oradan kaçıyorum ya. Orası, vazgeçmişlerin dünyası. Ben vazgeçen birisi olmak istemiyorum. Her neyse, sokağın karanfil kokulu kısmına gelmiştim. Nereye gideceğim ise oldukça belliydi, bir karakola… Hâlâ ezberimde olan on küsur vatandaşlık numarası ve kimlik belgesi vardı. Bakmayın bana öyle, bu benim işimin bir parçasıydı. Eğer karakolda benim adımı soracaklarsa bu bilgileri verip kendimi o şekilde tanıtacaktım. Peki karakola niye gittiğimi sormayacak mısınız? Pan’ı bulmaya. Bir süre sonra karakola ulaştım, heyecanla içeriye girdim ve gördüğüm ilk memurdan yardımcı olmasını istedim. Memur keyifsizce işini yapıyordu ve ben keyifsizliği sevmezdim. Biraz alttan alttan laf ederek işini doğru yapması için birazcık dikdörtgen kâğıt parçası teklif ettim. Cebimden çıkarttım ve masanın üstüne kimse görmeyecek şekilde bıraktım. Yüzü hemen gülmeye başladı, ‘’Mutluluğunuz benim de mutluluğumdur’’ der gibi. Bakmayın bana öyle, işler kâğıt parçalarıyla daha kaliteli yürür benim ülkemde. Bende ise o kâğıt parçalarından biraz çok var. Yani kaliteli bir hizmet almaya yetecek kadar… Memur bana beş dakika içinde dosyanın bir kopyasını çıkarttı ve elime hızlıca verdi. Sonrasında kaşlarıyla gitmemi işaret etti. Karakoldan çıktım ve yakınlardaki bir parka gittim. Parklar, birilerinden saklanmak için hiç iyi bir yer değildir ve ben de bunu bildiğim için bir parkı tercih ettim. Beni bulmaları için. Pembe kaplamalı ve yumuşak dokulu dosya kabını kıyafetim ve vücudumun arasına sıkıştırdım ve apaçık bir yerde bulunmayı bekledim. Evet, bulundum. Aslında bu benim hayatımda yaptığım en zevkli ulaşım tercihiydi. Kafanız karışmasın diye detayları anlatayım. Kaçtığım hastaneden karakola kadar yürümem dört saatten fazla sürmüştü. Yavaş yürümek böyle bir şey… Yeni gitmek istediğim yer ise kütüphaneydi ve orası hastanenin diğer tarafında kalıyordu. Ki oraya hastaneden gitmem de iki saati geçecekti. Geriye dönmem ve hastaneye ulaşıp oradan da kütüphaneye yürümem altı saatten fazla süreceği için bir arabaya ihtiyacım vardı. E biraz da oturup dinlenmek istedim. Hastanede bir süre günlük vitaminlerimi vermelerini bekledim. Ardından da yemeğini yemiş yavru köpekler gibi kaçmaya başladım. Kütüphaneye doğru yola koyuldum.
Kütüphane binası. Karşımdaydı. Ben sadece üç yerde kendime çeki düzen verip içeri girerim. Ve o üç yerden birisi de kütüphanelerdi. İçeriye girdim ve ‘’Kahin’’ ismini sordum. Şaka yapıyorum. Bir polis olduğumu söyleyip elimdeki pembe ve dokulu polis dosyasını görevliye gösterdim. Ah şu insanlar, hiç sorgulamazlar… Görevli de beni büyük bir memnuniyetle güvenlik odasına götürdü. Kameraların kontrol edildiği bilgisayarı açıp şifresini de yine büyük bir memnuniyetle girdi. Basitlik her zaman kazandırır diye boşuna demiyorum. Şimdi Pan’ı bulma vaktiydi. Aslında Pan’ın görüntüleri elimdeki dosyada zaten vardı ama ben Pan’ın kütüphaneye gelip hangi bölüme gittiğini merak etmiştim. Kahin’le bir alakası olup olmadığını merak etmiştim. Bingo! Anlatıcınız yine haklı bir şüphede bulunmuştu. Benim ilk yaralandığım bölüme girmişti. Yaklaşık otuz dakika boyunca da çıkmamıştı. Peki orada ne vardı? Hani orası kapalıydı? Kahin’i bulmam lazımdı ama öncelikle yapmam gereken bir şey daha vardı. Yakalanmak… Kütüphaneye tekrar gelme ihtimalim vardı, bu yüzden polis kimliğimin yalan olduğunu göstermemek için sakince oradan çıktım ve kütüphanenin yakınlarında bir yerde kaldırım taşlarının üstüne oturdum. Bekledim, bekledim ve bekledim… Sonunda taksim gelmişti. Taksi şoförüm ise benden bıkmış bir şekilde yüzüme karşı küfürler savuracakmış gibi bakıyordu. İşini zevkle yapmayan insanlardan nefret ederim. Ona ve taksimdeki diğer iki sağlık görevlisine de dikdörtgen kâğıt parçalarından uzattım. Almazlar mı, tabii ki aldılar. Benim ülkemde bunların değeri ne kadar büyük siz bilmezsiniz. Bu kadar değerli hediyeyi kabul eden görevliler, adeta benim emrime girdiklerini kabul ettiklerini belirtir gibi yüzüme gülerek bakmaya başladılar. Ben de bu güzel anıyı daha değerli yapmak adına birazcık cezaevi taraflarına gitmek istediğimi belirttim. Nazik bir dille… Onlar da benim gibi bir büyüklerini kaybetmemek için beni biraz gezdirmek istediklerini söylediler. Nazik bir dille… Benim ülkem işte böyle saygılı bireylerin yetiştiği bir ülkedir. Siz bilmezsiniz. Her neyse, cezaevinde kimi aradığımı biliyorsunuz. Tabii ki Pan’ı. Aslında oradan çıkmasına yaklaşık dört gün kalmış fakat ben bir şeyi istediğimde çok heyecanlanıyorum. Cezaevine ulaştığımızda kapalı ve dar bir kapıyla karşılaştım. İçeriye doğru girmek üzere kapıya yaklaştım ve iki tane uzun silahın çarpma işareti gibi kesişerek önümde durmasıyla birlikte durdum. Pozisyonumu hiç bozmadım çünkü o cezaevine her gün uğrayan biriymişim gibi davranmam lazımdı. Silahın sahibi olan görevlilere gülümseyerek hallerini sordum. Onlar da nazik bir dille beni ilgilendirmeyen soruları sormamam gerektiğini söylediler. İşte, burada tüm plan bitmişti. Erkenden bitirmiştim planı çünkü taklit yapmama gerek kalmamıştı. Daha kolay bir mekanizma hayal ettim. Şiddet… Görevlilere kafa tuttum ve onlar da benim kafamı tuttular. Ardından da birkaç yumruk attılar. Bayılmış gibi yere yığıldım ve beni paşalar gibi kucaklarında taşıyarak cezaevindeki revire götürüşlerini dakikası dakikasına hissettim. Revirdeki yatağa yatırıldıktan sonra doktorun gelip bana uyuşukluk verecek bir zehirli su vereceğini biliyordum. Ancak yine de hastaneye göndermeyeceklerini de biliyordum çünkü görevliler başlarına iş açmak istemezlerdi. Doktor da iki yumruk için ambulansları boşuna meşgul etmek istemezdi. Yani artık benim için gerçekten bayılma vaktiydi…
Aklıma yine bir roman gelmişti, son cümlesi aynen şöyleydi: ‘’Onlar bana yardımcı olmak istemeyenlerdi ve ben ise onlardan yardım isteyendim. Sonra büyüdüm. Yardım istemeden nasıl yardım alınacağını kendi kendime öğrendim. Artık o kadar büyümüştüm ki ben yardım etmek istiyordum, onlar ise geçmişlerinden utanarak yardımlarımı kabul edemiyorlardı…”