Telefon
Herkes uyur çünkü uyumak kolaydır ama herkes uyanamaz, kimisi ölür kimisi felç kalır. İşte benim o günkü uyanışım, o baygınlığım sonrasındaki ayılışım gerçek bir uyanıştı. Gözlerimi açmamla dimdik oturur pozisyona geçmem neredeyse aynı vakitte olmuştu. Gün bir sonraki gün müydü, saat ne kadar ilerlemişti ben yokken? Bir fikrim yok. Aklım da fikrim de o işteydi…
Ancak kader olacak şey ben bunları düşünürken odaya doktorun girmesini sağlamıştı. Doktor ise girer girmez saçmalamaya başlamıştı. Cebimdeki varlığıma güvenerek elimi cebime attım. Aklımca doktora rüşvet verecek ve bana yardımcı olmasını sağlayacaktım. Cebimdeki yokluğu nasıl hissettireceğimi bilmediğimden size de anlatamayacağım. Pozumu hiç bozmadan doktora bağırmaya ve onu tehdit etmeye başladım. Başka bir çıkış yolum yoktu. Paramı çalmakla suçlayacak ve onu tehdit edecektim. Bakın, varlığımın yokluğu bile iş görüyordu. Ülkemde adaletin sağlanamaması böyle şeylere yol açar da ben o yoldan geçmem mi? Geçerim.
Doktor ile uzun bir süre bağırışlarım devam etti. Bağırışların sonunda ise istediğimi yapmaya ikna ettim. Bana yardımcı olacaktı. Rutin bir kontrol bahanesiyle bazı mahkûmları teker teker muayene edecek ve sıra Pan’a geldiğinde sıra bana gelecekti. Öyle de oldu. Doktor kişisi Pan odaya girmeden önce bana işaret ederek saklandığım dolaptan çıkmamı söyledi. O da önlüğünü çıkartarak dışarıya çıktı. Sonunda Pan odaya giriyordu, sonunda Pan’ı rahat rahat görecektim. Pan odanın kapısını daha açmadan sanki onun kokusu onlarca metrekarelik alana yayılmış gibiydi, adeta haber verir gibiydi. Doktor’un odası kalın bir “L” harfine benziyordu. Onun girişini köşedeki tavana asılı aynadan izliyordum ancak o aynaya bakmıyordu. Harf şeklindeki odanın bir ucunda o, diğer ucunda ben ortada birleşmek üzere yürüyorduk. Bir yandan Pan odanın içinde sesli bir tonla “Doktor!” diyerek dehşet dağıtan bir selam veriyordu. Bana doğru döndüğünde ise sessizleşip durakladı. Donakaldı. İçinde korku vardı. İçinde utanç vardı. İçinde bu hikâyeyi anlatandan bir parça vardı. İçinde kendine ait bir gezegen vardı. Beni gördüğünde ise içinde ne varsa hepsi gözlerinden fışkırır gibi oldu. Ağlamaklı bir hâle bürünmüştü bir anda. Ellerimi iki ayrı tarafa doğru açarak üzerine doğru yürüdüm. Korkuyla doldu, öldüreceğimi ya da yaralayacağımı sanarak kendini geriye doğru itti. Ben ise onun duvara çarpacağını biliyordum. Duvara çarptı, ben durmadım. Kollarım sırtına gelene kadar üzerine yürüdüm. Kollarımı sırtında buluşturana kadar yürüdüm. Bunu yapmamla beraber titremeye ve bir tür şok yaşamaya başladı. Ben ise sanki hayaletmişim de bedenlerin içinden geçebilirmişim gibi ona yapıştım. Sımsıkı sardım. Sarılmayı sevmezdim ancak onun gizliden gizliye sevdiğine emindim. Pan kollarımda, saçı saçlarımdaydı artık. Kalbi kalbimle çapraz yapmış; ben solu, o ise sağı kollar gibi senkronize atıyordu. Göz kapaklarının kapanışını dahi hissettim, sanırım yaşadığı şoktan olsa gerek ufak bir baygınlık geçirmişti.
Herkes uyur çünkü uyumak kolaydır ama herkes uyanamaz, kimisi ölür kimisi felç kalır. Onun uyanışı ise felçli bir bedenin açılması gibiydi. Heyecanla başlayan bir gün gibiydi. Farklı bir his yaşamanın verdiği haz gibiydi. O tıpkı “o” gibiydi. Uyandığında yanındaydım. Ellerini tutuyor ve az önce sayıkladıklarını hazmetmeye çalışıyordum. “Kahin, emin misin? O bana bunu yapmaz. Hayır! Yapmış olamaz! Saçmalama! Olmaz!” gibi kısa cümlelerle kendi içinde diyaloglar oluşturup duruyordu. Göz kapaklarının ağır ağır açılmasıyla beraber yüzünün gülmesi aynı anda olmuştu. Sonrasında içinde bulunduğu durumdan kaynaklı tekrar korku basmıştı gözlerini. Ona dönerek her zamanki hayattan bıkmış ses tonumla “Kızgın değilim, korkma. Kızamayacak kadar sevmiştim seni. Şüphe edemeyecek kadar sevmiştim. Peki neden, sen bana bunu neden yapmıştın?” diye sorular sorup adeta bir hâkim gibi yargılıyordum. Ağlamaya başladı.
Bir süre sessizce ağlayan Pan’a bakıp bakıp kendimi üzüyordum. Bana baktığını fark ettiğimde ise yüzümü diğer tarafa çeviriyordum. “Yüzüme bak ve inan bana… Yüzümde hiç utanç görmüş müydün? Hiç yüzümü böyle görmüş müydün? İşte bana bunları senin o kıymetli arkadaşın yaşattı. Evet, evet o yaşattı. Sen üniversiteye gittiğinde o ise kısa bir süreliğine başka işlerle uğraşmış. Neler yapmış neler etmiş bilmiyorum fakat bir şekilde sana kin güttüğünü düşündüm. Daha doğrusu ilk başlarda böyle düşündüm. Sonra bana seninle ilgili şeyler söyleyip durdu. Psikolojik olarak şiddete maruz kaldığımın farkında bile değildim. Seninle bir zoru olduğunu bilmeliydim. Öyle güzel ve öyle akıllıca konuşuyordu ki sen bile inanırdın. Sen bile kin güderdin kendine. İki bambaşka cümleyi birbirine öyle bir bağlıyordu ki sanki birbiri için yaratılmış cümleler gibi hissederdin. Ben de onun dolduruşlarına geldim. Bana senin hakkında gerçek ya da hayal mi bilmediğim bir sürü şey anlatıp durdu. Senin beni kaybedişini, benim senden kaçışımı ve bir sürü şeyi bana tekrar tekrar usanmadan anlattı. Sonra bir gün bana yüzü gözü şiş bir şekilde geldi. Kapıda seni gördüğünü ve içmiş olduğunu söyledi. Anlattığına göre sen o gün beni öldürmeye gelmişsin. İnanmadım ama şüphelendim. Camdan baktığımda ise gerçekten de senin oradan kaçışını gördüm. Bana, sen beni öldürmeyesin diye dayak yediğini söyledi. O gün kinli ve kirli bir iç dünyaya başladım. Sonrası ise…” diyerek anlık bir şok yaşattı. Bir cümlesini sindiremeden diğerini geçiyor ve aynı zamanda ses tonuyla da ona duyduğum özlemi sanki koparıp atıyordu. Ancak Kahin problemini henüz çözememiştim. Sahi neredeydi bu Kahin? Onunla başlayan hikâyem onunla devam edip duruyordu ama kendisi bir türlü ortaya çıkmak bilmiyordu.
Günler geçmişti o günün ardından. O suçlular diyarından dövüle dövüle çıkartılmıştım ve tekrar hastaneye yatırılmıştım. Durmak bilmeyen bir inatçılığımın olduğunu söylememe gerek yoktur. Peki, şimdi ne yapacaktım? Pan ortada yoktu ve ben nereye gideceğimi bile bilmiyordum. Pan’ın dedikleri hem kafamı karıştırıyor hem de bir o kadar da bana teğet geçiyordu. Çok ilgilenmiyordum Kahin denen varlıkla fakat yine de sinirliydim. Aklıma bilinmeyen numaralar servisi geldi. Aradığımda bana ismini ve adresini sordular. Bunun bir numara olduğunu biliyordum. Adresi aslında o kişiyi tespit etmek için değil veri tabanına kaydetmek için istiyorlardı. Bir nevi beni deniyorlardı. Ben ise işim gereği bu konulara hâkimdim. Biz çok iş yaptık böyle servislerle zamanında. Ben de telefondaki görevliye kütüphanenin adresini verdim. Telefondaki görevli de güzel bir şekilde bana numarasını buldu. Benim de Pan’ın gerçek ismini hatırlamama vesile oldu. Arama biter bitmez numarayı çevirdim. Aradığım numaraya ulaşamadığımda küfür ede ede hastaneyi birbirine kattım. Paramı boşuna verdiğim yetmezmiş gibi bir de umudumu boşuna yeşertmiştim. Telefonu olduğu yerde kaldırıp bir havaya bir masaya olacak şekilde sallayıp durdum. Bunun kendimi kandırmaktan başka bir şey olmadığını biliyordum ama itiraf etmek gerekirse zarar vermek bana çok eğlenceli geliyordu. Sonra aklımın karanlık köşelerine elektrik ulaşmış da yüz yıldır yanmayan ampul o gün yanıvermiş gibi bir sıcaklık geldi kafama. Madem Kahin her şeyi planlamıştı, o hâlde benim numaramı da o telefondan engellemiş olabilirdi. Yaverini çağıran padişah edasıyla “Hemşire!” diye bağırdım aniden. Duyulmamıştır diye bir de “Doktor, gel!” diye bağırdım. Önce hemşire ve hemen ardından da doktor geldi. Tercihim doktordan yanaydı. Kaşımla işaret ederek hemşireye çıkmasını emrettim. Üzerinde güzel bir adamın resminin basılı olduğu dikdörtgen şekilli değerli kâğıt parçasına kim dayanabilirdi ki? “Doktor, telefonu kaça satarsın?” dediğimde doktor uçuk bir sayı söyledi. Ben de onun bu üçkâğıtçılığının karşılığını vermek için hemşireyi tekrar çağırdım. Aynı soruyu daha iyi özelliklere sahip olan hemşirenin telefonu için sordum. Hemşire ise değerinde bir sayı söyledi. Sonra ne mi oldu? “Tamam, şimdi biriniz bana bir telefon verin de ailemi arayayım.” dedim. Hâlbuki ilk kayıt yapıldığında devlet verilerinden ailemin olmadığını görmüşlerdi. Şaşırmadılar bile, ikisi de aynı anda uzattı telefonu. Sonrasında ise bozuk paraları çıkartıp ellerine verdim. Sevinçle uzaklaştılar. Ben de sevinçle telefonların ikisini de açtım. Hemşirenin telefonundan doktorun telefonunu aradım. Ardından da doktorun telefonundan benim telefonumu. Pan’ın telefonunu konferans görüşmesine bağladım. Pan’ın telefonu çalıyordu. Sonrasında ise Kahin’in bu numaraları da engellemesine karşın doktor ve hemşirenin telefonunu konferanstan çıkarttım. Bir ajan mıydım, bilmiyorum ama kendimle amaçsızca gurur duyuyordum. Telefon hâlâ çalıyordu, ben ise ne diyeceğimi düşünüyordum. Telefon görüşmesinin başladığına dair uyarı geldi. Ardından da korkunç bir “Lütfen, yardım!” sesi duyuldu telefondan. Ben daha bir şey diyemeden telefonu kapatmıştı. Kalbim sanki bedenime büyük geliyormuş gibiydi. Ona bir şey olmasından çok korkuyordum. Tekrar aradığımda ise hiç ses duyulmuyordu. Hatta telefon çalmıyordu bile artık.
Sokakta gördüğüm bir delinin ilginç çığlıklarını aklıma getiriyordu bu durum.“Kalbim! Kalbim çok büyüdü! İmdat! Yardım edin! Ona yardım edin!”