İnsancıklar

2.322 sözcük
10–15 dakika

Kitap iki kişinin birbiriyle olan mektuplaşmalarından ibaret. Dostoyevski’nin yirmili yaşlarında yazmış olduğu ilk kitap ünvanını taşıması ve bunun eleştirmenler tarafından sürekli söylenmesi “vay be, demek ki çok muhteşem bir kitap” etkisi yaratıyor. Kitap güzel değil. Doğru, bazı şeyler çok güzel anlatılmış ama bu kitabın tam puan almasını sağlamaz. Kitap o zamanların kitaplarına oranla güzel. Şimdilerde ise “neredeyse iyi” diyebileceğimiz bir sıralamada, tabii ki bu puanlama benim gözümde, sizler de kendi puanlamanızı kendinize göre yapmakta özgürsünüz…

Kitaptaki iki kişi arasındaki mektuplaşmalar Varvara ve Makar arasında geçiyor olsa da anlatılanlar öyle değil. Çoğu zaman kendi yaşadıkları ama ikisi arasında olmayan şeylerden konu bularak mektuplaşıyorlar. Bu açıdan bir sohbet, bir söyleşi havası var. Sohbet tadı kitabın çizgisini bozmayacak derecede dengeli tutulmuş ve tutarsızlık yok. Bu açıdan oldukça kaliteli bir kitap.

Varvara adındaki karakterimiz çok fazla git-gel yaşıyor, öyle bir git-gel olayı ki kitabın sonuna kadar Makar’ı tam olarak sevip sevmediğini anlayamıyoruz. Hatta kitabın sonunda da anlayabildiğimiz söylenemez. Bir anda olayın içinden çıkıp gidiyor… Varvara karakterinin kadınlara da birkaç gerçekçi eleştiri yapmak üzere geliştirildiği de aşikar. Bunu düşünmemin sebebi ise kitabın aslında aşkı veya sevgiyi anlatmıyor oluşunu düşünmem. Mesela, Varvara yerine bir erkek arkadaş da koyulabilirdi. Bunu yapmak sadece kitabın akışkanlığını değiştirirdi ama anlattığı şeyi değiştirmezdi. En azından ben böyle düşünüyorum.

Makar adlı karakter bence gerçekçiliğin sorgulayıcısı rolünde oynuyor. Bu sorgulama kitabın tamamında görülüyor ve bunu sorgulayan kişi kitabın genelinde hatta neredeyse tamamen Makar oluyor. Peki bu sorgulamaları siz görebilir misiniz? Düz bir şekilde okuduğunuzda asla göremezsiniz. Makar başından geçen olayları anlatırken süblimleştirdiği mesajını sizin bilinçaltınıza vererek görevini tamamlıyor. Makar gerçek bir sorgulama makinesi ama bunu öyle nazik bir şekilde yapıyor ki siz sadece bir arkadaşınızın yaşadığı bir olayı dinler gibi okuyorsunuz.

Elbette farklı olan bazı mesajlar da var. Tamamen gerçekçilik eleştirisinden ibaret değil. Bu mesajlar çoğu durumda süblime edilmiş fakat bazı mesajlar isyan şeklinde de karşımıza çıkabiliyor. Bu tür mesajlar haricinde gizlenmiş duygular da var. Örneğin “gitme!” demek yerine önce uzun uzun bahaneler yazılmış sonrasında ise dayanılamayıp ana duygu verilmiş. Benim bulabildiğim kadarını alıntı yaptığım cümlelerde eleştiriyor olacağız zaten…

Benim şahsi olarak kızdığım tek mevzu Varvara’nın sevgisini hiçe sayması. Bakınız, sevmek zorunda değil elbette veya sevgisini karşısındaki insan gibi göstermek zorunda da değil. Mesele bu değil. Benim kızdığım konu sevgisini gösteriş şekli garip olsa da bunu saygısızca yapıyor oluşu. Bu bir zaman sonra katlanır gibi olmayacaktır. Bu sebeple kitap biraz daha uzasaydı muhtemelen “yeter lan artık” diyip sadece Makar’ın mektuplarını okuyup geçerdim…

Daha önce de dediğim gibi, bu kitap Dostoyevski’nin ilk kitabı. Ayrıca bu kitabın baştan sona tekrar düzenlendiğini de biliyoruz. Dostoyevski kişilik olarak gerçekçilikle bağdaştırılıyor fakat kitaplarında bunu direkt olarak göstermemiş olmasıyla bana cazip geliyor ve bence bu güzel bir şey. Uğraşılmış bir kitap. Tutarsızlık yok, herkes için farklı anlam taşıyabilecek eleştiriler mevcut. Şifreli bir gerçekçilik var yani… Zaten gerçekçi bir kitap yazmak istiyorsanız ve bunun insanlar tarafından algılanabilir olmasını istiyorsanız, bu şekilde davranmalısınız. Bunu bir yazar edasıyla değil, okuyucu edasıyla söylüyorum. Çünkü direkt olarak gerçekçi bir kitap bir süre sonra bıktırır. Bu kaçınılmazdır. Bıktırmasa bile mesajını karşıya geçirirken tam aktaramaz çünkü okuyucu bir süre sonra ona “öğüt” veriliyormuş gibi hissederek devreye egosunu sokar ve mesaja karşı kendisini korur. Yani bunu teorileştirirsek “okuyucu direkt mesajları mutlaka filtreler” diyebiliriz… Bu yüzden süblimleştirilmiş mesajlar daha yerinde ve aktif bir öğreti şeklidir. Görünen o ki Dostoyevski’nin İnsancıklar’ı da bize bu öğreti için oldukça güzel bir örnek isim oluyor…

Benim İşaretlediğim Bazı Sözler:

  • İşte bahar geldi, bütün düşünceler artık tatlı, sert, ağdalı, hayaller de sevecen; her şey pembe.
  • Kederlenmeyin hiç; gözyaşları acıya yardımcı olmaz; bilirim bunu canım, tecrübeyle bilirim.
  • Ben de, ne yazık ki, paravanın arkasındaki bu odada yaşıyorum, ama bu önemli değil; herkesten ayrıyım, azla yaşıyorum, sessizce yaşıyorum.
  • Cancağızım, biliyor musunuz, çay içmemek ayıp oluyor; burada herkesin durumu iyi, o yüzden de ayıp oluyor. Başkaları yüzünden onu da içiyorum Varenka, görüntü olsun, hava olsun diye; yoksa benim için fark etmez, tiryakisi değilim.
  • Ama şekerler ne için? Doğru, mektubunuza bakar bakmaz tahmin ettim sizde bir haller olduğunu: cennet, bahar, uçuşan güzel kokular, cıvıl dayan kuşlar. Ne oluyor, diye düşündüm, Şiirde olmasın burada? Zaten, doğrusu, Mektubunuzda bir dize yetmemiş Makar Alekseyeviç! Tatlı duygular, pembe renkli hayaller, hepsi var burada!
  • Ah, ne yapacağım, ne olacak benim kaderim? Çok ağır geliyor benim böyle bir bilinmezlikte olmam, bir geleceğimin olmaması, başıma ne geleceğini tahmin edememek. Geriye bakmak da korkutucu. Orada hep acı var, bir hatırayla bile kalbim iki parçaya ayrılıyor.
  • Hep aynı mürekkep lekeleri, hep aynı masa ve evraklar, ben bile aynıydı; nasıl öyle aynı kalabilmiş de her şey…
  • İnsan bazen duygularını aptallık derecesine vardırıda yolunu şaşırır ya, öyle bir şey. Başka bir şeyden de olmaz, kalbin aşırı gereksiz, budalaca ateşinden olur hep.
  • Hatta kötü olan, o sırada can sıkan bir şey, hatıralarda nasılsa kötülüğünden arınıyor ve hayalimde harika bir görünüm kazanıyor.
  • Ben size nasıl geleyim? Güvercinim, elalem buna ne der? Sonuçta avludan geçmek gerekecek, bizimkiler farkına varır, soru sorar, yorum yaparlar, dedikodular başlar, olay başka bir mana kazanır.
  • Size her mektupta kendinizi korumanızı, kalın giyinmenizi, kötü havada dışarı çıkmamanızı, her şeye dikkat etmenizi söylüyorum zaten, ama siz, meleğim, beni dinlemiyorsunuz.
  • İnsanın kendini sakınması lazım, kendine özen göstermesi, tehlikelerden kaçınması ve dostlarını acı ve kedere sürüklememesi lazım.
  • İlk seferinde tatsız bir izlenim olur, ama bu önemli değildir; iki dakika kalır üzerinizde bu izlenim, sonra geçer, hissetmezsiniz, her şey gibi geçer, çünkü siz de kötü kokarsınız, elbiseniz kokar, ellerini kokar, her şey kokar… böylece, alışırsınız.
  • Bir ara, bir gece vakti, kapının yanından geçerken bir şeyler duydum; o sırada evde nedense alışılmadık bir sessizlik vardı; bir hıçkırık, sonra bir fısıltı, sonra yine hıçkırık, sanki biri ağlıyormuş gibi, ama öyle sessiz, öyle acıklı bir ses ki kalbim parçalandı ve sonra bütün gece bu yoksullar aklımdan hiç çıkmadı, doğru dürüst uyuyamadım.
  • Çok afacan bir çocuktum; tek yaptığım tarlalarda, korularda, bahçelerde koşturmaktı, benim için de kimse kaygılanmazdı. Babacığım durmadan bir şeylerle meşgul olurdu, anneciğim de ev işleriyle uğraşırdı; bana bir şey öğretmezlerdi, ben de mutluydum bu yüzden.
  • Yeni evimizdeki ilk geceden sonra sabahları kalkmak hüzün verdi bana. Pencerelerimiz sarı bir duvara açılıyordu. Caddede sürekli çamur vardı. Gelip geçen azdı ve hepsi de kalın kalın giyinmişti, hepsi de üşüyordu.
  • Boğucuydu, çok boğucuydu! Her şey için belirlenmiş saatler, ortak masa, sıkıcı öğretmenler… bütün bunlar beni önce zorladı, yıprattı. Orada uyuyamıyordum. Bütün gece ağlıyordum; uzun, sıkıcı, soğuk gecelerde.
  • Yatılı okuldan gelince karşımda hep hüzünlü yüzler buluyordum; annem sessizce ağlıyor, babam öfkeleniyordu. Azarlar, sitemler başlıyordu. Babam onu hiç mutlu etmediğimi, hiç teselli etmediğimi söylemeye başlıyordu; benim yüzümden her şeylerini kaybettiklerini, ama benim hala Fransızca konuşmaya başlamamış olduğumu söylüyordu; kısacası bütün başarısızlıklar, bütün mutsuzluklar, hepsi, hepsi benim ve annemin üzerine yıkılıyordu.
  • Bütün gece sıkıntıdan, kederden, pişmanlıktan uyuyamadım. Pişmanlığın ruhu rahatlattığı söylenir, oysa tam tersi doğrudur.
  • Aslında çok yaşlı bir adam değildi, ama kötü eğilimleri yüzünden neredeyse aklını yitirmişti. İnsanca soylu duyguların tek işareti oğluna duyduğu sınırsız sevgiydi. Genç Pokorovski’nin merhume annesine tıpatıp benzediğini söylüyorlardı. Eski iyi karısının hatıraları mıydı mahvolmuş ihtiyarın kalbinde oğluna karşı sınırsız bir sevgiye sebep olan şey?
  • Birincisi, korkunç meraklıydı, ikincisi durmaksızın oğlunu en boş ve manasız konuşma ve sorularla rahatsız ederdi; son olarak, bazen sarhoş bir halde gelirdi. Oğlu sefahatten, meraklılıktan ve ikide bir saçmalamaktan ihtiyarı biraz vazgeçirdi, hatta sonunda işbabanın oğlunu peygamber gibi her konuda dinlemesine ve ağzını o izin vermeden açmamasına vardı.
  • Aklıma tuhaf bir fikir geldi ve o sırada içimi tatsız bir hoşnutsuzluk duygusu kapladı. Benim dostluğum, benim seven kalbim onun için önemsizmiş gibi geldi.
  • O sırada karşılıklı neler konuştuğumuzun bir kelimesini bile hatırlamıyorum; sadece çekindiğimi, kendimden utandığımı, sıkıldığımı ve sabırsızca konuşmanın sonunu beklediğimi, ama var gücümle bu konuşmayı istediğimi, bütün gün bunu hayal ettiğimi, soru ve yanıtlarımı hazırladığımı hatırlıyorum şimdi… O gece arkadaşlığımızın ilk kıvılcımı oldu.
  • Kalbim öyle ısınmış, öyle şenlenmişti ki!.. Hiçbir şeyi saklamadım, gizlemedim; her şeyi görünüyordu ve günden güne daha çok bağlanıyordu bana.
  • Ve kalp ağırlaştığı, daraldığı, sıkıldığı, kederli olduğu zaman, o zaman hatıralar onu tıpkı sıcak bir günün ardından gelen rutubetli bir gecede çiy damlalarının zavallı, kurumuş, gündüz vakti sıcaktan kavrulmuş çiçeği canlandırması gibi aydınlatıp canlandırır.
  • Bütün varlığımı tuhaf bir kaos sarsmaya başladı. Ama bu ruhsal zorlama beni tümüyle bozamazdı, bozacak kadar güçlü değildi. Aşırı hayalperesttim ve bu beni kurtardı.
  • Bütün veremliler gibi, o da son anına kadar uzun süre yaşama umudunu kaybetmedi.
  • Çok tuhaftı! Ağlayamadım; ama ruhum paramparça olmuştu.
  • Perdeyi açtım; ama başlayan gün hüzünlü ve kederliydi, ölen adamın sönmekte olan zavallı hayatı gibi. Güneş yoktu. Bulutlar göğü dumandan bir perdeyle örtmüştü; yağmurlu, kapalı, kederli bir hava vardı.
  • Eve döndüm. Korkunç bir kederle annemin göğsüne atıldım. Kollarımla onu sıkı sıkı sardım, öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağladım, ürkerek sokuldum ona sanki son dostumu kollarımda korumak ve onu ölüme teslim etmemek ister gibi… Ama ölüm çoktan çökmüştü zavallı annemin üzerine!
  • Dün gözlerimin içine, neler hissettiğimi gözlerimde okumak için nasıl baktınız öyle, benim heyecanıma nasıl hayran oldunuz.
  • Üstelik benim adıma atasözleri, hatta küfürlü sözler çıkardılar, üniformama, saçlarıma, şeklime şemalime karıştılar; onlara göre olmayan ne varsa, hepsini değiştirmek gerekiyormuş!
  • Canım, benim kişisel mutluluğum da sizi mutlu etmektir; beni bu mutluluğumdan alıkoymayınız, canım; ilişmeyin, engel olmayın bana.
  • Bir çocuğun dalgın dalgın düşünmesinden hoşlanmıyorum Varenka, canım; seyretmesi hoş değil! Yanında, yerde bir paçavra kukla duruyor -onunla oynamıyor, dudaklarına götürdüğü parmak titriyor; öylece duruyor- kıpırdamıyor.
  • Size bir kutucuk şeker yolluyorum, sadece sizin için aldım. Ama bonbon şekerini kemirmeyin, onu emin, yoksa dişleriniz ağrır.
  • Ben hep böyle ürkek, yabani biriyim; alıştığım bir yerde uzun süre yaşamayı severim. İnsanın alıştığı yer iyidir; acıyla yaşasan da her şeye rağmen iyidir.
  • Sağlığımın bozulduğunu hissediyorum; güçsüzleştim; işte bugün, sabahleyin yataktan kalkınca, bir fena oldum; üstelik, öyle kötü bir öksürük var ki bende! Yakında öleceğimi hissediyorum. Beni kim gömecek? Kim tabutumun peşinden gelecek? Kim benim için üzülecek?.. Ve işte, belki de, yabancı bir yerde, yabancı bir evde, yabancı bir köşede öleceğim!..
  • Kederlendiğim zaman, mutluymuşum gibi ondan bundan gevezelik ediyorum. İlaç bu; hemen ferahlıyorum, hele kalbimde yatan her şeyi söyleyebilirsem, iyice ferahlıyorum.
  • Gerçekten, ben bile yazabilirdim bunu; neden yazmamışım? Sonuçta aynı hissediyorum, kesinlikle tam kitapta yazdığı gibi hissediyorum, tam olarak aynı durumdayım üstelik, misal olarak söylüyorum, hikayedeki zavallı Samson Vırin gibiyim.
  • Bütün bunları sizin vicdanen biliyor olmanız gerekirdi, canım, o adamın da bilmesi gerekirdi; biri bir şey anlatmaya kalkıyorsa, her şeyi bilmesi gerekir.
  • Bazen saklanır insan, saklanır, yakalanmamak için gizlenir, burnunun ucunu bile göstermeye korkar; yerini belli etmez, çünkü önyargı kol geziyordur, çünkü yeryüzünde başka şey kalmamış gibi, herkesin arasından seni bulup şamataya alırlar, bir bakarsın senin özel hayatın da, aile hayatın da edebiyata girmiş, hepsi yayımlanmış, okunmuş, alaya alınmış, değerlendirilmiş!
  • Ah, dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Mutsuz ile yoksulun birbirinden uzak durması lazım, birbirlerine bulaştırmamak için.
  • Sizin Varvara Dobroselova’nız.
  • Yoksuldur, katıdır; Tanrı’nın dünyasını bir başka görür ve gelip geçen herkese yan yan bakar, çevresine ürkek bir bakış atar, söylenen her sözü dinler: Acaba onun hakkında ne konuşuyorlar diye.
  • İyi biridir, temiz bir ruhu vardır, konuşkan değildir ve hep ayı gibi bakar.
  • İşte bütün bu beklenmedik darbeler sarsıyor beni! İşte bu tür korkunç felaketler mahvediyor ruhumu!
  • Saklıyorum, dikkatle saklıyorum herkesten, hem kendimi saklıyorum, hem de işe gittiğim zaman, yan yan, herkesten uzak durarak gidiyorum.
  • Sizin tuhaf bir karakteriniz var Makar Alekseyeviç! Her şeyden çok aşırı etkileniyor kalbiniz; bu yüzden de hep mutsuz bir insan oluyorsunuz.
  • En önemlisi, cancağızım, kendim için üzülmüyor, kendim için acı çekmiyorum; bana göre hiçbir şey fark etmez, dondurucu ayazda paltosuz, çizmesiz gezerim, her şeye katlanır, dayanırım, bana vız gelir; sade, küçük bir insanım ben, ama insanlar ne der?
  • Bazen öyle dakikalar oluyor ki tek başıma kalmaktan, tek başıma hüzünlenip tek başıma kesintisiz kederlenmekten mutlu oluyorum ve böyle hallerim gitgide sıklaşıyor artık.
  • Hoşça kalın, mektubu bitiriyorum, çünkü kağıt da vakit de kalmadı.
  • Neden her şey böyle oluyor, iyi bir insan karanlıkta kalıyor, bir başkasınaysa mutluluk kendiliğinden geliyor?
  • Ama bütün bunlar önemsiz, ama bu zengin şahsın yanında onun kulağına fısıldayacak, “Yeter böyle düşünmek, bir tek kendini düşünmek, bir tek kendin için yaşamak yeter, sen çizmeci değilsin, senin çocukların sağlıklı, karının da bir ihtiyacı yok; çevrene bir bak, kaygılanmak için kendi çizmelerinden daha soylu bir şey görmüyor musun etrafında!” diyecek biri olmaması kötü asıl.
  • Şekersiz içmek istedi, ben ona şeker alması gerektiğini anlatırken yine özürler dilemeye başladı, uzun süre itiraz etti, geri çevirdi, sonunda bardağına küçücük bir parça şeker koydu ve çayın muhteşem bir şekilde lezzetli olduğunu söylemeye başladı. Ah, sefalet insanları ne kadar küçülmeye sürüklüyor!
  • Sizi hatırlamak benim hasta ruhuma ilaç gibi geliyor ve sizin için ıstırap çekiyorum, ama bu ıstırap bana hafif geliyor.
  • Sizin mektuplarınızın hepsini öptüm bugün, güvercinim!
  • Ruhunu size adamış olan, Makar Devuşkin.
  • “Ama cancağızım, elde bir şey olmayınca onur neye yarar; para, cancağızım, en önemlisi para; işte bunun için şükür edin Tanrı’ya!”
  • Yemekten sonra da karısına, “Ruhum, izninle, ben biraz uzanacağım,” demiş ve gidip yatağa yatmış.
  • Bir insanın böyle sessiz sedasız ölebileceğine inanmak zor.
  • Eğer beni rezaletten kurtarabilecek biri varsa, onurlu ismimi bana geri verecek, yoksulluktan, yoksunluktan ve gelecekteki mutsuzluktan çıkaracak biri varsa, bir tek o.
  • Fakat biz şimdi birbirimize nasıl mektup yazacağız?
  • Şimdi gitmemeniz gerekir, kesinlikle olmaz, asla olmaz. Büyük alışverişler yapmanız lazım, araba da tutmak lazım. Bu arada hava da kötü; baksanıza, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve böyle bir yağmurda, yani… üstelik, üşütürsünüz, meleğim; kalbiniz üşür!
  • Zaten ben, canım, aptal, sıradan bir insanım, aklıma ne gelirse yazıyorum, belki de, siz orada bir şeye ve böyle… neyse, aman boş verin!
  • Bende bir kitabınız kaldı, Biyelkin’in Hikayeleri, ama siz, canım, almayın onu benden, hediye edin bana, güvercinim.
  • Sizi sonsuzca seven, V.
  • İşte sizden mektubu az önce aldım, gözyaşından sırılsıklam. Demek, gitmek istemiyorsunuz; demek, sizi zorla götürüyorlar, demek, bana üzüldünüz, demek, beni seviyorsunuz! Nasıl olacak, kiminle olacaksınız artık? Sizin küçük kalbiniz hüzünlü, bulanık ve soğuk olacak. Keder yiyip bitirecek onu, hüzün parçalara ayıracak. Öleceksiniz orada, orada ıslak toprağa koyacaklar sizi; sizin için ağlayacak kimse olmayacak!
  • Canım, ben, tekerleğin altına atacağım; sizin gitmenize izin vermeyeceğim!
  • Ben de sizinle geleceğim; arabanızın arkasından koşacağım, eğer beni almazsanız gücümle koşacağım, ruhum bedenden ayrılıncaya dek.
  • Belki de, siz size hep farbala alıyor diye, belki de sırf bu yüzden ilgi duydunuz! İyi de nedir bu farbala? Ne işe yarar farbala? Tam bir saçmalık bu, canım!
  • Zaten artık ne yazdığımı bile bilmiyorum işte, hiç bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, tekrar okumuyorum da, üsluba da özen göstermiyorum, yazıyorum sırf yazmak için, sırf size daha çok yazmak için…