İç Ürperti – Birinci Bölüm

1.029 sözcük
4–7 dakika

Bu düşüncelerimi dile getiriyorken evimin yakınındaki bir alışveriş merkezinde, favorim sayılabilecek bir kafede, insanların içinde ama onlardan uzak bir yerde, tek başımayım. Az önce kendimle konuşurken birdenbire söylediğim “hayat çok saçma ama bu saçmalığı bile o kadar düzenli ki hayat çok kusursuz” ifademle başlattığım ve durduramadığım sorgulama ritüelime devam ediyorum. Bir yandan da daha dün yine bu saatlerde ben hariç dört arkadaşımla beraber olduğumu hatırladıkça gülümsüyor ve “yalnızlıkla doğanlar belki bir gün başkalarıyla yaşayabilirler ama mutlaka yalnızlıkla ölecekler” diyerek kendi kendime ağlayarak gülümsüyorum. Dünü hatırladıkça kendime sinirlenip duruyorum. Dün, dün, dün… Dün, oldukça normal bir gündü ama ben kendimle ilgili çok anormal şeyleri fark ettim, bu yüzden bugünden çok dünden bahsetmek istiyorum.

Henüz her yer karanlıkken ve gözlerim uykunun hasretini çekerken yaşadığım yalnızlık krizimi sabah olunca bir anda unutmuş gibi yaparak güne başlamıştım, birkaç önemli işimi hallettikten sonra arkadaşlarımla buluşmuştum. İnanır mısın, bir an olsun tüm yalnızlığımı unutmuştum, yine de bunun sahte bir sosyallik olduğunu çünkü herkesin başkalarıyla yan yana dursa dahi iç içe olamayacağının farkındaydım ve bu farkındalıkla ansızın gelen bir iç-ürperti sayesinde tekrar yalnızlığıma geldim. Onlarla aynı masa etrafında toplanmışken, onlarla aynı yerde ve aynı zaman dilimindeyken yine de yalnızlık hissime kapılmam an meselesi olmuştu. Bu, iç-ürperti, benim için oldukça doğal bir durum haline geldiği için bundan bahsetmek bana göre çocuk oyuncağı ama anlattıklarımı abartılı bulabilme veya anlamama ihtimaline karşı bir not düşmek istiyorum.

İç-ürperti, ismini benim koyduğum bir durum ama mutlaka bilimsel bir ismi de vardır, araştırmak gerek… Benim gibi “gerçekçilik takıntısı” yaşayan insanların çokça defa yaşadığı, şu aralar sosyal medyada oldukça ünlü olan “sosyal pil düşmesi” gibi bir durum. Tam anlamıyla sosyal pil düşmesi denmesi de mümkün değil aslında çünkü sadece sosyal bir çevre içindeyken olan veya kısa süren bir şey değil hatta başladığını ve bittiğini fark etmek bile çoğu zaman imkansız… Örneğin, son altı aydır daha çok yemek yerken gelen bu illet durum daha öncesinde gecenin geç vakitlerinde ortaya çıkıyordu, ondan daha öncesinde ise güneş batmasıyla başlıyordu. Yani, bir vakti veya belirli bir tetikleyicisi olmayan bu durumu teorilerle “kesinleştirmek” ve bu teorilere dayanarak bir ilaç arayışına girmek imkansıza yakın. Ben bu durumu zaman zaman aşabilsem de tamamen kurtulamadığım için her seferinde daha çok etkisi altına giriyorum, bu yüzden de bu durum benim içimde “illet” sıfatını taşıyor ve “ürperti” gibi bir kelimeyle tasvir ediliyor… Elbette bu durumu sadece ben yaşamıyorum, gördüğüm bazı insanlarda bu durumu gözlemlediğimi söyleyebilirim. Hatta toplumdaki birçok insan bu durumun başlangıç düzeyini zaman zaman yaşıyor, yani “depresyon” durumunu… Depresyon konusuna değinince birçok örneği olduğundan ve halk tarafından epey bilindiğinden dolayı “iç-ürperti dediğin bu muydu” gibi cümleler kurabilme ihtimaline karşı sana bir cevap vermek istiyorum: Hayır, iç-ürperti bir depresyon durumu değil veya depresyonun ilerisinde oluşan bir durum da değil. Depresyon, her insanın kolayca yaşayabileceği ve kafatasının her hücresini meşgul eden bir konu ama iç-ürperti yaşamak için uzun yıllar boyunca gözlem yapmış olmak ve hayatı basite indirgemek gerekiyor, yetmiyor bir de kafatasının içindeki hiçbir hücrenin bu konuyla ilgilenmiyor olması da gerekiyor… Peki, nasıl oluyor? Basit, gel anlatayım en iyisi…

Öncelikle bir yerden “sorgulama” işine başlıyorsun. Önümdeki defter niye pembe, bu bilgisayar niye gri, şu adam niye orada duruyor, bu kadın neden yavaş yürüyor, otobüsler niye bu kadar keskin hatlara sahip, telefonuma gelen bildirimde ne yazıyor ve neden bu saatte geldi? İşte böyle… Hiçbiri bir düşünce belirtmeyen ve hepsinin sonunda soru işareti bulunan bu cümlelerle tüm bedenini yorman gerekiyor. Yetmiyor, bir de her soruna mantıklı cevaplar yetiştirmen de gerekiyor. En ufak bir aksamada o soru beyninde dönüp duruyor ve saatlerce, günlerce o soruyu düşünüp duruyorsun. Depresyonda ise bu soruları sormadan ve hiç cevap aramadan direkt düşünceler denizine dalıyorsun ve o denizde boğulup duruyorsun, ta ki birisi seni kurtarana veya yüzmeyi akıl edene kadar, hiç değilse güneş denizi kurutuna kadar… En basit farkı bu, umarım anlamışsındır.

Bu kadar ansızın gelen ve değişkenlik gösteren, başkası tarafından fark edilmesi çok zor olan bu durumun başkalarında da olduğunu ben nasıl oldu da gördüm? Basit oldu aslında, okuyarak… Bu durumu ilk fark ettiğimde henüz lisenin başlarındaydım, yalnız bir küçüklük yaşamanın verdiği en iyi iki dost olan yazmak ve okumak eylemlerini yapıyordum. Bir yazarın çok abartıldığını, herkesin o yazardan çok bahsettiğini fark edip o yazara ait bir kitap alarak başladım bu hikayeye. O yazar, dostum Dosto’ydu. Yani tam adıyla, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski… Bu adamın yazıları neden bu kadar abartılıyor diyerek girdiğim Dostoyevski kitaplarının kronolojik olarak ilk dördünü okudum. Hiçbir fark olmadan bitirip çıktığım o kitaplardan sonra anladım düşüncelerimin sandığım gibi yani “herkes gibi” olmadığını… Diğerlerinden bir tık farklı düşüncelerimin olduğunu fark ettim yani. Çünkü onun cümleleriyle benim cümlelerim aynıydı, onun hadsiz gerçekleri ansızın yorumlamasıyla benimkiler aynıydı, onun koyu-açık dememesiyle benimki aynıydı. İlk defa fark edişim işte bu şekilde oldu… O günden sonra birçok kişiyi fark ettim, benim gibi olan birçok kişiyi.. Ama mutlu değilim bu konuda, ne yazık ki pişmanım, keşke hiç okumasaydım Dosto’yu ve diğer dostlarımı. Keşke hiç fark etmeseydim farklılığımı. Keşke hiç görmeseydim gerçeklerin bağımsızlığını ve bağımsızlığın yalnızlığını… Güzel bir şey gibi göründüğünün farkındayım ama inan hiç hoş bir durum değil çünkü evren gerçekler üzerine değil hayaller ve hayallere olan inanç üzerine kurulmuş bir düzen. Dünya da evrenin bir parçası. İnsanlar da. Hayvanlar da. Böcekler de. Hatta toz parçaları bile öyle. Ama ben değilim… Ben bu düzene ait değilim, olamıyorum. Ben bu düzene inanamıyorum, kaptıramıyorum kendimi, bakıp bakıp umursamadan geçemiyorum. Sonuç olarak da cezamı çekiyorum. Evrenin saçma ama kusursuz düzenine itaatsizliğimin cezasını kendimi mutluluğa, huzura, iyiye kaptıramayarak ödüyorum. İşte bu bahsettiğim “iç-ürperti” durumu da cezamı çekme yöntemim, koğuş yatağım, idam taburem galiba…

Dün arkadaşlarımın yanında otururken yaşadığım iç-ürperti bir süre sonra geçti tabii ki fakat bu durum hayatımdan tamamen çıkmış değil ve beni bırakmayan bu durum her geçen gün kendimce tanımladığım esaret kümemi şişirip duruyor. Bu durum yüzünden bağlanamıyorum hiçbir şeye, tek umudumsa arkadaşlarım ama onlar umut olduklarının farkında bile değiller… Bu bir sitem değil; tabii ki farkında olmayacaklar, nasıl olsunlar? Zaten “istemeden” bile olsa bana yardım edeceklerine o kadar eminim ki, onlara öyle güveniyorum ki panik olamıyorum. Çünkü ben, benimle aynı durumda olanların aksine farkındayım; Dostoyevski’nin, Sabahattin Ali’nin, Gustave Flaubert’in, Orhan Kemal’in, Lev Tolstoy’un, Yaşar Kemal’in, Honore de Balzac’ın ve daha nicelerinin aksine benim birçok arkadaşım yani birçok elim, kolum var yani birçok aklım, kalbim var ve onların arkadaşlarının aksine benim bir de anlayanlarım var… Sen, sen varsın.