“Gregor Samsa bir sabah uyandığında…”
Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı eseri, edebiyat dünyasına bu çarpıcı cümleyle başlar. Kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesi, okuyucularını hem rahatsız eden hem de düşündüren bir metaforlar bütünü sunar. Kimileri bu eseri varoluşçuluğun eleştirisi olarak değerlendirirken, kimileri ise sadece absürt bir hikaye olarak görür. Ancak Kafka’nın eserinde, her okuyucunun kendi yaşamına ve duygularına göre yorumlayabileceği derin bir kişisel gerçeklik saklıdır. İşte bu hikayeyi okurken, ben de kendime dair bir şeyler buldum ve sizlerle paylaşmak istedim.
Ben hikayeyi okurken Gregor Samsa’yı yalnızca bir böcek olarak değil de ölü bir adam olarak görmeyi tercih ediyorum. Bu yorumun hikayeye bambaşka bir boyut kazandırdığını düşünüyorum, ki bence bu düşüncemde oldukça haklıyım.
Gregor, bir sabah uyandığında, bedeni bir böceğe dönüşmüş olarak uyanıyor ama bu dönüşüm onun ruhundaki çürümüşlüğün bir yansıması olamaz mı? Şişmiş, katılaşmış, güçsüz ve diğer insanlar tarafından anlaşılamaz hale gelmiş bir adamı okuyoruz tüm hikaye boyunca. Tıpkı toplumdan kopmuş, kendi içinde sıkışıp kalmış bir ceset gibi. Bu şekilde düşünüldüğünde, Kafka’nın kitap boyunca kelimelerle çizdiği bu grotesk tablonun bir insanın yaşamla bağlarını yitirmesinin resmi olduğunu kim inkar edebilir?
Bir Cesedin Yaşamı — Gregor’un Yanılgısı
Hikaye boyunca Gregor’un içinde bulunduğu bu “ölüm” hali, hem fiziksel hem de ruhsal olarak kendini gösteriyor. Başına gelen duruma ilk tepkisi bile ancak bir ölüden beklenecek kadar tanıdık: İşine geç kalmaktan korkuyor…
İşvereninin tepkisi, azarlanma endişesi, toplumun beklentilerini yerine getirememe kaygısı… Gregor’un bedeni değişmiş olsa da zihni hala bir köle gibi çalışıyor. Yıllarca ailesine maddi destek sağlayan, kendini onların mutluluğu için feda eden bu adamın “ben olmazsam bu aile çöker” yanılgısını hissettikçe kendime ona acımaktan alıkoyamıyorum. Fakat yine de iyi bir haber verebilirim; yanıldığını çok geçmeden fark edebiliyor, her şey bittikten sonra…
Babası yıllar sonra yeniden iş buluyor, annesi dikiş dikiyor, kız kardeşi ise özgürlüğüne kavuşma hayalleriyle çalışmaya başlıyor. Gregor’un kendi varoluş nedenini onların yaşamlarını iyileştirmek olarak gördüğü ailesi, onsuz da hayatlarına gayet normal bir şekilde devam ediyor. Zaten asıl trajedi de burada başlıyor: Zaman içinde Gregor yalnızca ailesi için değil, kendisi için de bir yük haline geliyor. Sevginin, bağlılığın, vefanın yerini korku, bıkkınlık ve yabancılaşma alıyor.
Ailenin Kopuşu — Unutuşun Acı Gerçeği
Gregor’un kız kardeşi, Grete, hikayenin başında bahtsız böceğimiz için en çok çabalayan kişi. Ama zamanla, Grete’nin bu çabası bir tükenmişlik haline dönüşüyor. Bir zamanlar Gregor’un hayalleriyle kendi hayallerini gerçekleştirmeyi isteyen Grete, her şeyin sonunda onun en sert eleştirmeni oluyor. Babası bile Gregor’dan kolay kolay vazgeçmezken, Grete, “Eğer bizi düşünseydi, çeker giderdi!” diyerek ipleri koparıyor. Kafka, burada acımasız bir gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Sanırım bu çıplaklık benim de kendi hayatımda üzerine en çok düşündüğüm ve sürekli telkin etmeye çalıştığım şeylerden biri: İnsanlar, tanıdıklarını unutmaya bir an kadar uzaktır, en yakınlarını ise en fazla birkaç salisede unutabilirler.
Ve… Gregor, bir sabah ilk kez gerçekten ölüyor. Hayatı boyunca ölü bir adam olarak yaşamış olsa da, o gece aldığı nefes, onun sonuncusu oluyor. Cesedini bulan hizmetli, aileye haber veriyor ve bahtsız böceğimizin hazin sonu böylece gelmiş oluyor. Ne büyük bir sahne, değil mi? Hayır, aileyi yargılamayın sakın! Gregor’un vefasız ailesi birkaç ufak gözyaşıyla bu durumu geçiştiriyor ve ardından trene binerek yeni bir hayata doğru yol alıyor. Gregor’un yıllarca fedakarlık yaptığı bu insanlar, onun yokluğunu dahi hissetmeden yollarına öylece devam ediyor. Tüm hayatını başkalarının mutluluğu için feda eden bir adamın hikayesi, böylesine bir rahatsız edici bir unutuşla bir anda sona ermiş oluyor.
Peki, bu hikayeden ne anlamalıyız? Bu sorunun tek bir cevabı yok elbette, ama bana göre Dönüşüm, uğruna kendimizi harap ettiğimiz şeylerin sahte birer görüntüden ibaret olduğunu yüzümüze çarpıyor. İş, aile, fedakarlık… Hepsi bir süre sonra yerini unutulmaya bırakıyor. Kafka, bize şöyle fısıldıyor: “Kimse kendini vazgeçilmez sanmasın.” Gregor’un hikayesi, modern insanın en büyük yanılgısını, yani kendini “olmazsa olmaz” sanmasını trajik bir şekilde gözümüzün önüne atıp gidiyor.
Son Bir Mesaj
Gregor’un ölümüyle birlikte hikayeyi noktalamayıp bir süre daha devam ettiren Franz Kafka, bu kendime çıkarttığım bir ders, bir noktayı daha açık ediyor: Hayat, devam ediyor…
Ne kadar fedakarlık yaparsak yapalım, ne kadar çabalarsak çabalayalım, bir gün herkes unutur. Bu gerçek, Gregor’un odasının boşalmasıyla değil, ailesinin hiçbir şey olmamış gibi trenle yeni bir hayata başlamasıyla gözler önüne seriliyor.
Belki de Kafka’nın en çarpıcı mesajı şu: Yaşadığımızı düşünürken aslında çoktan ölmüş olabiliriz. Önemli olan, kimin için, ne uğruna yaşadığımızı sorgulamak. Çünkü bir gün geriye baktığımızda, bizi hatırlayan kimse kalmadığında, kendi geçmişimizden başka neye sahip olacağız ki?