Eğer yakın çevremdeyseniz, onlarca kez “benim etik değerlerim yok” dediğimi duymuşsunuzdur. Ancak daha da yakın çevremdeyseniz, bu cümlenin düşüncelerim ve hareketlerimle pek de tutarlı olmadığını bilirsiniz. Peki neden sürekli bu cümleyi tekrarlayıp duruyorum?
İstanbul’a taşındığım ilk yıldı, henüz bir ay bile olmamıştı. Fakat ben şimdiden neredeyse her toplu ulaşım aracını kullanmış, en çok kullanılan güzergahlarda “bir daha kaybolmamak için” kaybolmayı göze alarak cesurca denemeler yapmıştım.
Bir gün eve dönmek üzere Zincirlikuyu’da metrobüs bekliyordum. Oturarak gitmeyi tercih ettiğim için, uzunca bir sıra da olsa beklemeyi göze almış ve yaklaşık yirmi dakika boyunca beklemiştim. Bu sabırlı bekleyişin ardından nihayet bir koltuk bulup oturdum ve yolculuğa başladım.
Çağlayan durağında metrobüs durduğunda, ön kapıdan oldukça yaşlı bir adam bindi. Gözleri boş bir koltuk arıyordu. Herkes yaşlı adamı görüyordu ve herkes onun bu durumunun farkındaydı fakat sanki o adam orada değilmiş gibi davranmayı tercih ediyordu. Yaşlı adam biraz ilerleyip yakınıma doğru geldi. Onun ayakta durmaya çalışmasına üzüldüğüm için yerimi vermek istedim. Seslenerek ve el işaretleriyle bu fikrimi ona teklif ettim. Yaşlı adam iyice yaklaştı ve ben kalktığımda yerime oturdu. Ben ise hemen yanındaki tutma yerlerine tutundum. Yaşlı adam, bir teşekkür bile etmeden “Şunlara bak, bir tanesi bile yer vermedi!” diye metrobüsteki diğer yolculara duyuracak şekilde söylenmeye başladı. Ardından benzeri birkaç cümle daha kurdu.
O sırada, birkaç adım ötemizde duran orta yaşlı başka bir adam “Sana yer vermek zorunda mıyız? Git sırada bekle, sen de otur!” diyerek sesini yükseltti. Birkaç karşılıklı laf atışından sonra, tartışmaya ben de dahil oldum. Adam, beni işaret ederek şöyle dedi: “Yer verdiyse bize ne? O da onun enayiliği!”
O anda kendimi istemsizce Ordu’da geçen çocukluk yıllarıma dönerken buldum. Neredeyse yirmi senemi geçirdiğim bu şehirde, her hafta sonu dershaneye giderdim ve birçok zaman — özellikle de akşam dönüşlerinde — bir şekilde hep ayakta kalırdım. Çoğu zaman yaşlılara yer verirdim ve onca yıl boyunca bir tanesinin bile bana teşekkür etmediğini hatırlamıyorum.
O gün metrobüsteki yaşlı adam ise “enayiliğimden” bahseden adama dönüp şöyle dedi: “Yok bir de vermeyecekti! Tabii ki verecek! Vermezse eşek gibi kalkar.”
O gün, aklımda yarım kalan düşüncelerin ilk kez tamamlandığını hissettim. Nietzsche’nin “İyilik bir ayrıcalıktır…” sözünü sık sık düşünürdüm ama bu sözde bir eksiklik olduğunu hissedip tamamlamaya çalışırdım. O an bu eksikliği tamamladım: “İyilik bir ayrıcalıktır ve ayrıcalıklar yalnızca saygıdeğer insanlara verilir.”
Enayi ilan edildiğim ogünden sonra engelli insanlar ve hamile kadınlar dışında, ne bir yaşlıya ne de bir kadına yer vermedim. Çünkü dakikalarca bekleyip zamanımı harcadıktan sonra “yer vermek” gibi saygın bir iyiliğin yalnızca saygıdeğer insanlara verilmesi gerektiğine inandım.
(Hamile kadınlara ve engelli insanlara neden yer verdiğimi soracak olursanız, onlar benim için saygıyı hak eden kavramların temsilcileriydi. Hamile bir kadın, bana göre, beraberinde bir umut taşır. Engelli bir insan ise, her şeye rağmen savaşmanın ve azmin simgesidir.)
O günden sonra sık sık “benim etik değerlerim yok” cümlesini dillendirdim. Çünkü bu cümle, seçimlerimin etik olarak kabul edilen genel normlara uymadığının farkında olduğumu ve buna rağmen cesurca topluma meydan okuduğumu gösteriyordu. Ancak bu cümle, beni tanıyanlar için bir ironiydi; çünkü insanlara yardım etmekten, empati kurmaktan ve hak ettiğini düşündüğüm kişilere nezaket göstermekten, o “enayi” ilan edildiğim günden sonra bile asla vazgeçmedim. Zaten bu iddialı cümledeki gösteriş size değildi, banaydı…
Aslında bu cümle benim için bir farkındalık ifadesiydi. Toplumun dayattığı ve genellikle düşünmeden kabul ettiğimiz “etik” kuralları sorgulama ve kendi deneyimlerimden çıkardığım derslerle bu kuralları yeniden tanımlama sürecimin bir yansımasıydı.
O metrobüs yolculuğu bana, iyilik yapmanın aslında bir güç dengesiyle ilgili olduğunu öğretti. Birine iyilik yaptığınızda ona bir güç veriyorsunuz. Ancak bu kişi, bu gücü size karşı saygıyla kullanmıyorsa, hatta sizin bunu zaten yapmanız gerektiğine inanmışsa, yaptığınız iyiliğin hiçbir anlamı kalmıyor. Aksine, o kişiyi şımartarak topluma daha çok zarar veriyorsunuz.
Bu yalnızca tek bir hikayeydi. Bundan önce birçok hikaye oldu; bundan sonra da birçok hikaye yaşandı. Ve sonunda, ben böyle biri oldum.
Bu anlattıklarımın beni sizin gözünüzde “kötü biri” yapmasından asla korkmayacağım. Çünkü ben, ışığın, ne kadar az da olsa, karanlığa karşı kullanılabilecek tek silah olduğuna inanıyorum ve bu konuda kendi ışığımın azminden oldukça eminim.
Sizlerin filtreli gözlüklerinizin ardından varacağınız “iyi/kötü” yargısı benim için bir şey ifade etmiyor artık. Kendi doğrularınızı tanımladığınız gün beni çok daha iyi anlayacağınıza eminim…
Eğer yüreğinizdeki ışığın sönmeyeceğinden eminseniz, karanlık dünyanın bedeninizi ziftle kaplamasından korkmayın. Çünkü bu, içinizdeki ışığı kimse fark etmeden büyütmek için en büyük fırsat olabilir. Kim bilir, belki bir gün bu karanlık evrene kocaman bir güneş olarak doğarsınız…

