“Tenimi ittirip ruhuma işlemek isteyen inatçı bir rüzgâr hissediyorum her yerimde, her şeyimle o kadar sıkışmış durumdayım ki sanki tüm evrenin hacmi içerisinde bir ben vakumlanmış gibiyim, kaskatıyım ve hiçbir güneş eritemez bu iğrenç kokulu halimi…”
Bu sözleri birkaç yıl önce kendime yazmıştım ve ne yazık ki hiçbir harfinde abartı yoktu. Hatta Allah biliyor ya, kelimelerin arasındaki boşluklara birer kitap daha yazabilirdim; ama yazmadım. Her insanın içindeki kasveti dışarı atma yöntemi farklıdır: Kimisi saz çalar, kimisi dans eder; kimisi sabahtan akşama kadar tıkınır, kimisi ise yemek bile yemeden koşarak kaçışır. Kitap okuyanları, kitap okuyormuş gibi yapanları, kitap yazanları ve en kutsal kitapları yazmış gibi yaşayanları bile saymıyorum. Gerçi saysam da çok uzun sürmez, ne de olsa gereği yok! Zira böyle insanlar — bakmayın “böyle” dediğime, aslında hepimiz — şımarıkça davranmaya meyilliyiz. Sürekli birilerinin bizimle ilgilenmesini ister, buna karşın kimseye bir gram faydalı olmayız. Hoş, “böyle insanlar” dediğim ben, sensin; bu kadar komik duruma düşüyoruz dertlerimiz karşısında: Sanki o dert ilk defa yaşanıyormuş gibi bir önem veriyoruz her birine. Oysa binlerce yıl önce bir ayrılık ne hissettiriyorsa aynısını yaşıyor, yüzlerce yıl önceki bir mağlubiyet ne kaybettiriyorsa aynı şekilde kaybediyoruz. Kendimizi geliştirdiğimizi, medenileştiğimizi, ilkelliği üzerimizden attığımızı sanıyoruz; oysa kıçımızdaki yaprak yerine kot pantolon taşımaktan öteye pek de geçebilmiş değiliz. Her neyse, uzatmaya lüzum yok!
Ayağa kalkacağız! Ayakta olacağız! Belimiz ağrısa da, dizlerimiz titrese de ayakta olmaya devam edeceğiz. Ayaklarımız kırılsa, yerinden kopsa bile önümüze bakmayı sürdüreceğiz. Gözlerimiz körelse de önümüzü duyacağız. Duymasak da duyuyormuş gibi kendimizi geleceğe doğru gülümseteceğiz. Çünkü biz, “tenimizi ittiren rüzgârı” binlerce metre rakımdaki bir dağın zirvesinde tek başımıza hissetmiyoruz; bir deniz kıyısında, arkamızda bizi dinleyecek yüzlerce insan ve önümüzde bizi kurtarmaya gelen onlarca geminin arasında hissediyoruz. Tek hissediyoruz, içimizdekileri ruhumuzdan çıkaramıyoruz, vakumlandığımızı sanıyoruz ama hayır! Biz yalnızca yarına ilerliyoruz.
Peki, buradaki “ilerlemek” dediğimiz şey nedir? Bazen gözyaşlarımız hâlâ yanaklarımızda kurumadan yataktan kalkabilmek, sızlayan belimizi doğrultmak, kahvaltı için masaya iki lokma ekmek koyabilmektir. Bazen de çaresizliğin ortasında pencereden içeri süzülen rüzgârı ciğerlerimize çekmektir. Belki de burnumuza iğrenç geldiği hâlde aldığımız o nefes, içimizdeki kasvetin karanlığında minicik bir ışık kıvılcımına dönüşür. İşte o, umut dediğimiz şeyin en gerçek halidir.
Zira umut ve çaba dediğimiz kavramlar, sanılanın aksine, pembelerle donanmış masum bir hayal perdesi değil; her gün yeniden üstlenmemiz gereken bir sorumluluktur. Bazen kaybettiğini düşündüğün anda bile kımıldamayı seçmek, bazense bir köşede hayata küsüp oturmak yerine, o “vacumlanmış” hissin yarattığı ağırlığı hafifletmenin yolunu aramaktır. Herkes farklı bulur bu yolu: Kimi ses çıkarır, kimi susar, kimi de olanı biteni satırlara dökerek dışarı atar.
Yine de, bütün bu “kaçış” ya da “çıkış” çabalarının ortak bir yanı vardır: Hepimiz insan olmanın gereği olarak acı çekiyoruz. Acıda buluştuğumuz kadar, o acıdan kurtulma arayışında da ortaklığız. Aramızda derdimizi gerçekten anlatacak kimse yokmuş gibi hissettiğimizde, aslında çok uzakta olmayan binlerce insanın aynı sesle inlediğini unutmamalıyız. Aynı kasveti üzerlerinden atmak için çabalayan, aynı rüzgârla boğuşan insanlar… Bu düşünce, garip bir şekilde hafifletebilir insanın yalnızlığını.
Elbette hiçbir güneş, bir seferde tüm tortumuzu eritip yepyeni bir bedene dönüştüremez. Hiçbir gemi, hayatın uçsuz bucaksız dalgaları arasında kendimize inşa ettiğimiz karanlığı tek manevrayla limana çekmez. Ama her sabah, yine de “bugün belki” diye uyanırız. Bu kısacık düşünce bile, tıkandığımızı sandığımız noktada soluğumuzu biraz daha uzatır. Asırlardır aynı kederleri yaşıyor oluşumuz gerçeği, şu anda çektiğimiz acıyı hafifletmez belki; yine de tarih boyunca ayakta kalabilmiş insan ruhunun örneklerini hatırlamak yola devam etmek için bir vesile olabilir.
Ve işin özüne dönersek: “Ayağa kalkacağız!” demek, sadece görkemli bir isyan ya da başkaldırı değildir. Zaman zaman, sıradan hayatın en basit işlerini dahi yapabilecek güç bulmaktır: Yemek pişirmek, ev süpürmek, biriyle göz göze gelmekten çekinmemek. İşte o küçücük adımlar, bizi içimizdeki boşluğu ehlileştirmeye davet eder. Çünkü belki de bu dünyada kalmak ve devam etmek, her sabah baştan yazılan bir kitap gibidir. Bazı sayfalarını yırtıp atarız, bazı sayfaları okumaya bile katlanamayız. Ama yine de bir sonraki sayfayı çevirir, o sayfayı hikâyemize ekleriz.
Kısacası, “tenimizi iten rüzgârı” hepimiz hissediyoruz. Bu rüzgâr bazen üşütür, bazen sürükler, bazen de nefes aldırır. Önemli olan, bu rüzgârın bizi tamamen dondurup taşa dönüştürmesine izin vermemektir. Bunu başarmak da büyük, zorlu bir mucizeden çok, hayatın ufak ve her gün yinelenen mücadelesiyle ilgilidir. Ve işte o mücadelenin kendisi, yarına ilerleyen adımlarımızın ta kendisidir.
Yazan: Caner Taş
Düzenleyen: ChatGPT