Felaketler İnsanları Bir Araya Getirir*

1.530 sözcük
6–10 dakika

GİRİŞ

Aristoteles, MÖ 384 ve MÖ 322 yılları arasında yaşamış olan bir filozoftur. Günümüzden binlerce yıl önce yaşamış olmasına rağmen düşünceleri ve gözlemleri hala daha bilinirliğini korumaktadır.

Retorik, temel olarak iknayı yani inandırmayı amaçlayan bir söz sanatı olarak düşünülebilir. Aristoteles’in aynı adlı eseri de bu bilgi dalıyla ilgili verdiği derslerin bir toplamıdır.

Ancak, sizlerle paylaşacağım bu yazıda eserin incelemesinden çok eserin içinde önemli bulduğum söylemlerin incelemesini yapmış olacağız. Göreceğiniz alıntıları eserden ayrı olarak değerlendirmeniz daha faydalı olacaktır.

Eser hakkında görebileceğiniz en iyi inceleme, eserin sayfaları arasındadır. Konuşma sanatlarıyla ilgileniyorsanız, eğitiminizin veya işinizin bir parçasıysa Retorik sizler için gayet iyi bir kılavuz olacaktır…

Ayrıca not düşmek gerekirse, Aristoteles’i haklı bulduğum kadar haksız bulduğum konuların da olduğunu söylemeliyim. Olur da eserlerini okuyacak olursanız sadece mantıklı gelen düşüncelerini benimsemeniz faydanıza olacaktır.

“TOPLUMUN ORTAK DEĞERLERİNİ SAPTAMADA BAŞARILI OLANLAR GERÇEĞİ BULMAYA DA YAKINDIRLAR.”

Bu cümlenin haklılığı konusunda hiçbir endişem yok açıkçası… Geçmişten bugüne kadar gelmiş olan Türkiye siyaseti bu cümlenin gerçekçi bir kanıtı olabilir. Toplum tuhaf bir akıldır ve birçok açıdan sıkı filtreleri vardır. Bazı insanlar toplumun içinde öne çıksalar dahi eğer toplumun değerlerini bilmiyorlarsa gidecekleri nihai yer kütüphanelerdeki hiç okunmayan tarih kitapları olacaktır. Bu sebeple, bir gerçek arıyorsak veya bir gerçeği göstermek istiyorsak mutlaka ait olduğumuz toplumu tanımalı ve tanımakla da kalmamalı içine girip dertlerini, eğlencelerini, geleneklerini benimsemeliyiz. Aksi halde gerçeğimiz sadece bizim bildiğimiz bir masaldan ibaret olacaktır…

“GELECEKTEKİ OLAYLAR HAKKINDA HALK MECLİSİ ÜYESİ, GEÇMİŞTEKİ OLAYLAR HAKKINDA DA YARGIÇ KARAR VERİR. BASİT GÖZLEMCİ DE ÖVÜLEN YA DA YERİLEN OLAY YA DA KİŞİNİN İYİ OLUP OLMADIĞINA KARAR VERİR.”

Bu cümlelerin sizlere bir şey katacağını düşünmüyorum fakat yine de önemli bir anlatı olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Yargıcın temsil ettiği hukuk ve meclis üyesinin temsil ettiği siyaset kavramlarının temel farkını bir çocuğun anlayacağı şekilde ortaya koyan bir söylem görmekteyiz. Geçmişi inceleyen hukuk ve geleceği belirleyen siyasetin tam ortasında kalan basit gözlemci yani halk ise şimdiki zamanın temsilcisi olarak atanmış görünüyor. Şimdiki zamanda yaptığımız değerlendirmelerle farkında bile olmadan geçmişi ve geleceği tasnif ediyoruz. İyiyi ve kötüyü belirliyor, her şeyi sınıflandırıyoruz. Fakat gözden kaçırmamamız gereken bir şey daha var, geçmişi ve geleceği temsil edenler yani yargıç ve meclis üyesi olanlar da bizim yetki verdiğimiz insanlar… Bu da demek oluyor ki biz onların değil onlar bizim bir parçamız. Aşırıya kaçmaları durumunda hadlerini bildirmek de bizim bir yükümlülüğümüz…

“AÇIKÇA GÖRÜLÜYOR Kİ ÖĞÜT VERMEK ANCAK MÜZAKERE EDİLEBİLECEK ŞEYLER SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA ANLAMLIDIR.”

Bu düşünce benim hayatımda önemli bir rol oynuyor. Zaman zaman yaşadığım veya kendimi bir anda içinde bulduğum zor durumlarda sakin kalmamın sebebi bu düşünceyi benimsemiş olmam… Aslında sadece öğüt vermek olarak da bakmamak gerekiyor. Şikayet etmek, isyan etmek gibi eylemler de buna dahil… Eğer tartışabileceğiniz bir ortam yoksa, her şey çok kesin ve keskinse, yaşadığınız olay değişmeyecekse öğütlerinizin, şikayetlerinizin, isyanlarınızın hiçbir kıymeti yoktur. Böyle bir durumdayken yapılabilecek en iyi şey ortamı terk etmek veya olayı kabullenmektir. Aksi halde harcadığınız enerjiyi geri kazanamayacağınız için bir süre sonra bitebilirsiniz.

“DEMOKRASİ SADECE KURALLARININ “GEVŞEMESİ” İLE DEĞİL, FAZLA “GERİLMESİ” İLE DE ZAYIFLAR VE SONUNDA OLİGARŞİYE DÖNER.”

Ben, akrabalarım, arkadaşlarım, tanıdıklarım, uzaktan izlediklerim de dahil olmak üzere bugüne kadar gözlemlediğim herkesin ortak özelliklerinden biri “suyunu çıkartmak” olabilir. Bu hepimizin yaptığı bir şey. Sanki insanın doğasında dengeyi bozmak gibi bir kod var ve hiçbir zaman evrimleşmemiş gibi… İşte demokrasi de bu kodun parçalayabileceği şeylerden biri. Demokrasinin kuralları insanlar için insanlar tarafından yaratılır, bu sebeple insanlar değiştikçe kurallar da değişir. İnsanların kuralları önemsememesi durumunda demokrasi gevşer… Bir de tam tersi durum vardır ki bu durum daha da kötüdür. İnsanlar kuralları olduğundan daha çok önemsemeye başlarlarsa bu durumda bir sıkılaşma görülür. Tüm insanların bir araya getirilip bir paket lastiğiyle etraflarının sarıldığını düşünün. Bu durumda herkes birbirine yapışık bir durumda olacaktır ve nefes almaları zorlaşacaktır. Fakat boyu uzun olanlar herkesin üstünde kalacak ve rahatça nefes alabileceklerdir. İşte buradaki paket lastiği demokrasidir, herkesi ayırt etmeden sıkıştırıp durur. Bu sıkıştırmanın sonucunda nefes alabilenler ise toplumun güçlüleri, şanslıları, soyluları sayılırlar. Bu durumda çerçevesi demokrasi olan bir oligarşiyi yaratır…

“GENEL ANLAMDA ZENGİNLİK SAHİP OLMAKTAN ÇOK KULLANIMA İLİŞKİNDİR VE ZENGİNLİĞİ YARATAN ŞEY SAHİP OLUNAN MALLARIN SAĞLAYABİLECEĞİ OLANAKLAR YANİ ONLARIN KULLANIMIDIR.”

Buradaki zenginlik sadece para olarak değil somut ve soyut tüm varlıklara sahip olma durumu olarak tanımlanmalıdır. İnsanların en fakiri de en zengini de mutlaka bir şeylere sahiptir, hiçbir şeye sahip olmadığını düşünenler ise en azından kendi fikirlerine sahiptir. Ancak bu sahipliklerin çok olması zenginliği ve fakirliği oluşturur. Kültürel birikim açısından zengin olanlara entelektüel denilebildiği gibi para bakımından zengin olanlara milyarder, güç bakımından zengin olanlara ise hükümdar denebilir. Bu sıfatlar zenginliklerinin oranlarına göre değişebilir. Fakat bazı durumlarda insanlar bu varlıklara sahip olsalar dahi bu sıfatları kazanamayabilirler. Örneğin kültürel birikim açısından birikimli biri hiç kimseyle konuşmadığında veya bilgisini paylaşmadığında kimse ona “entelektüel” sıfatını vermeyecektir. Para bakımından varlıklı birisi tüm parasını sakladığında, hiçbir şey satın almadığında veya hiç kimseye yardım ederek bir şekilde bu parasını kullanmadığında kimse ona “milyarder” yakıştırmasını yapmayacaktır. Yine de Aristoteles bu cümlesinde bundan bahsetmemiştir. Bu cümlenin anlatmak istediği şey kültürel birikimi çok olan birinin konuşamaması, para bakımından varlıklı olan birinin tüm parasının beş yüz yıl vadeli bir banka hesabında olması gibi bir durumdur. Özetlemek gerekirse, bir şeylere her zaman sahip olabilirsiniz fakat o şeyleri gösterdiğiniz derecede sıfatlara sahip olursunuz ve daha da kötüsü hem gösteremediğiniz hem de bahsini dahi edemediğiniz şeylere sahipseniz her zaman “yoksul” olarak kalırsınız…

“FELAKETLER İNSANLARI BİR ARAYA GETİRİR.”

Bu cümleyi alıntılamamın sebebi bir hikayemin olması. Muhtemelen sizin de buna benzer bir hikayeniz olmuştur veya olacaktır… Eski zamanlarda çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Birisi benim bilmediğim fakat muhtemelen kıskançlıktan dolayı bu arkadaşımı elimden almaya karar vermiş olacak ki aramıza kötülükler sokmaya çalıştı. O sevdiğim arkadaşımla bu sebeple zaman zaman tartıştık ve belki ben etmesem bile o benden şüphe bile etti. Ancak, karanlıkta birbirimize çelme taktığımızı sanıyorken gün aydınlandı ve aslında ayağımıza dolanan sarmaşıklar olduğunun farkına vardık. Sonrasında birbirimize tutunup o sarmaşık bahçesinden birlikte çıktık… İşte bu yüzden bu cümleyi sizlerle de paylaşmak istedim. Felaketler her zaman başınıza gelebilir fakat birbirinize olan bağlılığınız karanlıktan sonra açacak olan güneşi görmeye yetecek kadar kuvvetliyse günün sonunda sarmaşıkların arasından birbirinize daha çok sarılırken çıkacaksınız…

“KENDİNE DAHA ÇOK YETERLİ OLAN DİĞERİNDEN ÜSTÜNDÜR.”

Bu cümle, çağımızın problemlerinden olarak gördüğüm bir konuya parmak basıyor. Günümüzün insanları sanki tek başlarına gerçekleştirebilecekleri hiçbir etkinlik yokmuş gibi davranıyor. Her şeye mutlaka arkadaşlarıyla, aşklarıyla veya kimseleri yoksa evcil hayvanlarıyla gitmek zorundalarmış gibi davranmaları başlı başına bir hastalık… Yetmezmiş gibi bunun adına “sosyallik” diyorlar. Hayır, bu bir bağımlılıktır. Sosyallik dediğimiz şey, yeni insanlarla tanışabilmeyi ve tanıdıkların olmadığı yerlerde bile muhabbet kurabilmeyi ve hatta çok daha önemlisi kendi başınıza kaldığınızda bile sohbeti devam ettirebilmeyi içerir. Arkadaşlarla buluşmak da sosyalliktir fakat bunu zorunluluktan dolayı yapmak saçmalıktır. Unutulmamalıdır ki bir gün herkes yalnız kalır ve işte insanın en büyük savaşı o gün başlar. Çünkü harplerin en serti sessiz bir odada kafamızın içindeki barutlarla yapılır…

“İNSANLAR ADİL GÖRÜNMEYİ ADİL OLMAKTAN DAHA ÇOK ARZULADIKLARI İÇİN ADALETİN FAZLA DEĞERİ OLMADIĞINI DÜŞÜNÜRLER.”

İnsanların bireysel yetenekleri olduğu gibi toplumsal yetenekleri de olduğuna inanıyorum. Tüm toplumların ortak yeteneklerinden biri de “bilmiyormuş gibi” davranmak olabilir… Örneğin, herkes sevişmenin ne olduğunu bilir fakat yine herkes hiç sevişmiyormuş gibi davranır. Başka bir örnek de aşk üzerinedir. İki kişinin arasındaki aşkı tanrı emretmiş bile olsa o bağın çözülmesi an meselesidir ve herkes hiç utanmadan böyle bir ihtimal yokmuş gibi davranır… İşte adalete olan inancımız da bu örnekler gibi saklanmış hisler barındırır. Bizler hiç sevişmemiş gibi ve hep aşık kalacakmışız gibi birbirimizi “adil” görünümlerimizle kandırıyoruz. Ancak işin gerçeği şu ki adaletin yetersizliğini hepimiz biliyoruz, tıpkı sevişmenin güzelliği ve aşkın bitme ihtimali gibi. Ve bunu bildiğimiz için de “adil” görünen birisinin asla adil olmayacağının farkındayız çünkü hepimizin yalancı olduğu bir dünyada dürüstlük en büyük günahtır, buna eminiz…

“İNSANLAR SEVDİKLERİNİ YARIN ONLARDAN NEFRET EDECEKMİŞ GİBİ SEVMEMELİ ASIL NEFRET ETTİKLERİNDEN YARIN ONLARI SEVECEKMİŞ GİBİ NEFRET ETMELİDİR.”

Çağımızın problemlerine dair daha önce de konuştuk, işte bu da problemlerimizden birisi. Sırf buradan bile binlerce yıl geçse dahi insan davranışlarının hiç değişmediğini anlayabiliriz… Gerçekten de insanlar sevdiklerine karşı böyle bir mücadele içindeler. Özellikle günümüzün kısa süreli ama bol trajedili ilişkilerinde bu mücadeleyi görmek çok doğal geliyor artık. Sürekli olarak karşımızdaki kişiyi test etmeye çalışmak, nefes almasına fırsat vermemek, gereksiz bahanelerle tartışmalar yaratmak bu söyleme en iyi örneklerden olabilir. Hali hazırda nefret ettiklerimize karşı da tuhafız. Nefreti içimizde büyüttükçe büyütüyor ve karşımızdakinin de sevilebilecek biri olabileceğini gözden kaçırıyoruz. Kim bilir aslında dahil olsa hayatımızın kalitesini yükseltecek kaç kişiyi saçma sapan sebeplerden dolayı nefretimizle boğup gömdük… Yazık bize, gerçekten çok yazık.

“HER “HAKLI” ŞEY AYNI ZAMANDA İYİ DEĞİLDİR, AKSİ TAKDİRDE “HAKLI OLARAK” BAŞIMIZA GELEN HER ŞEY İYİ OLURDU.”

Bu cümleyi alıntılamamın sebebi benim uzun süredir kullandığım bir söze benziyor olması. Cümleyi görür görmez işaretleyip not aldım… Beni tanıyanlar bilir, yakın arkadaşlarım daha da iyi bilir ki “bazen gerçekler ve doğrular birbirinden farklıdır” benim problem yaşadığımda en çok kullandığım sözüm daha doğrusu ilkemdir. Bu sebeple, ben söyleyince etkili olmayacağını bildiğim için Aristoteles’in bu sözünü sizlerle de paylaşmak istedim…

“ÇÜNKÜ BİZ SAVAŞLARIMIZA NİHAİ SON VERMİYORUZ, ONLARI ERTELİYORUZ.”

Son olarak sizlerle bu sözü paylaşmak istedim. Çoğumuzun problemleri bu sözün anlattığı şeyden kaynaklanıyor. Zihnimizin ve yüreğimizin içinde açık bıraktığımız defterler ve tam üzerlerindeki mürekkepli kalemlerimiz hep orada duruyor. Yazmak bazen en iyi tedavidir ve bazen de yazmamak daha iyi bir tedavidir. Bizi eriten, parçalayan ve hırpalayan her şeyi silmek, unutmak ve ortadan kaldırmak dileğiyle…


Metin: Felaketler İnsanları Bir Araya Getirir © Caner Taş

Görsel: Stairs To The Stars © Caner Taş