GİRİŞ
İnsan toplulukları, var oldukları ilk andan itibaren düzen arayışı içindeydiler. Bu düzeni sağlamak adına yasalar koydular, kurallar belirlediler ve bu kurallara uymayanları cezalandırdılar. Adalet dedikleri kavram, başlangıçta bireyden ziyade toplumu korumak amacıyla var oldu. Bireyin hakkı, toplumun çıkarları yanında küçük bir ayrıntıydı. Zamanla, bireyin de bu denklemde önemli bir yer edinmesi gerektiği anlaşıldı ve adalet, yalnızca toplumdan bireye değil, bireyden bireye, hatta canlılardan cansızlara kadar genişleyen bir kavram haline geldi.
Ancak ne kadar genişlerse genişlesin, ne kadar sofistike hale getirilirse getirilsin, adalet hep bir problem yumağı olarak kaldı. Çünkü adaletin özü, yalnızca kurallara ve mantığa değil, aynı zamanda insanın en büyük muammasına, duygularına da bağlıydı. Ve insanlar duyguları tarafından yönlendirildiği sürece, adalet hiçbir zaman pürüzsüz bir mekanizma olamayacaktı.
MEKANİZMA
dalet, bir mekanizma olarak incelendiğinde dört temel figürün etrafında şekillenir: sanıklar, mağdurlar, tanıklar ve diğerleri. Bu figürler, olayların akışını belirleyen ana unsurlardır. Bir kişi zarar gördüğünde, mağdur olur. Tanıklar, gerçeği aydınlatmak veya bulanıklaştırmak için devreye girer. Ve diğerleri — avukatlar, hakimler, savcılar, jüri üyeleri — bu figürlerin beyanlarıyla hareket ederek, sanığın geleceğine karar verir.
Bu noktada, sanığın kaderi bir ifadeye dönüşür: suçlu veya beraat etmiş. Bu iki sıfat, toplumun hafızasında birer damga gibidir. Beraat eden bir sanık, tamamen aklanmış kabul edilmez. Suçlu bulunan bir sanık ise, cezasını çektikten sonra bile toplumun gözünde suçlu olmaya devam eder. Çünkü insanlar, bir sistemin sonucunu kabul etmekle yetinmez; vicdanları da tatmin edilmelidir.
Ve işte tam da bu noktada, adalet mekanizmasının en büyük sorunu baş gösterir: cezalandırma.
İNFAZ
Adaletin işleyişinde kaçınılmaz olan bir adım vardır: infaz. Suç işleyen biri, toplumun belirlediği cezaya tabi tutulur.Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir detay vardır: Toplumun adalet anlayışı, coğrafyaya ve zamana göre değişiklik gösterir.
Tarih boyunca insanlar, suçluların cezalandırılmasını farklı şekillerde uygulamıştır. Antik Roma’da suçlular arenalarda vahşi hayvanlara yem edilmiş, Orta Çağ’da kazıklara oturtulmuş, 18. yüzyılda giyotinle idam edilmiş, modern çağda ise hücre hapisleri veya para cezaları ile karşılaşmıştır. Tüm bu farklılıkların ortak noktası, toplumun kendisini tehdit eden unsurlardan kurtulmak için cezalandırmayı bir araç olarak görmesidir.
Ancak bir sorun vardır: Evrensel bir cezalandırma bilinci oluşturmak mümkün müdür?
Bir suç, bir toplumda ölümle cezalandırılırken, bir başka toplumda sadece birkaç yıl hapisle sonuçlanabilir. Bir topluluk için kabul edilebilir olan bir davranış, başka bir topluluk için büyük bir suç olabilir. İşte bu noktada, adaletin evrensel olup olamayacağı sorusu belirsizleşir. Ve belirsizlik, adaletin kendi içinde çözülemez bir problem taşıdığını gösterir.
BÖCEK
Toplum, insanı hem kötülüğe teşvik eden hem de kötülüğü yasaklayan bir yapıdır. Bu, kendi içinde çelişkili bir sistemdir. Çünkü bir yandan bireyleri suç işlemeye yönlendiren şartları yaratırken, diğer yandan suç işleyenleri cezalandırır. Bu döngü, insan psikolojisinde büyük bir çatışmaya sebep olur.
Peki, bu çatışmanın kaynağı nedir? Cevap basittir: duygular.
Duygular, insanı insan yapan en temel unsurlardan biridir. Ancak aynı zamanda insanın bir diğer temel unsuru olan mantık ile de sık sık çatışır. Suçluların cezalandırılması sürecinde, mağdurun acısına duyulan empati, cezaların yetersiz görülmesine neden olabilir. Öfke, cezaların daha da ağırlaştırılması gerektiğini düşündürür.
Bu noktada, adalet mekanizması bir problemle karşı karşıya kalır: Duyguların adalet üzerindeki etkisi.
İNTİKAM
Mantık, adaletin temel taşı olarak kabul edilir. Ancak, iş cezalandırmaya geldiğinde, mantık geri planda kalır, duygular devreye girer. İnsan yalnızca adil bir karşılık istemez; aynı zamanda tatmin olmak ister.
Bir suçlu, yasaların öngördüğü cezayı aldığında bile, toplum içinde “yetmedi” diyen bir ses yükselir. Suçlu cezalandırıldığında değil, mağdur tarafın öfkesi dindiğinde adaletin yerine geldiği düşünülür. Fakat işte tam bu noktada, adalet kavramı ceza kavramından intikam kavramına dönüşür.
Bu farkı anlamak, adalet sisteminin nasıl çalıştığını ve neden asla kusursuz olamayacağını kavramamızı sağlar. Çünkü insan, ceza ile intikam arasındaki çizgiyi net bir şekilde çizemediği sürece, adalet hep bir problem olarak kalacaktır.
“Cezalandırma, cezalandırılan içindir; intikam ise cezalandıran için alınır.”
— Aristoteles
ÇÖZÜMSÜZ
Adaletin en büyük paradokslarından biri, adalet duygusunu tatmin etmenin imkansız oluşudur. Çünkü cezalandırma, ne kadar ağır olursa olsun, mağdur tarafın yaşadığı zararı tam olarak geri getiremez.
Bu yüzden her reform, adalet sistemini mükemmelleştirmek için yapılır. Ama gerçekte adalet, hiçbir zaman mükemmel olmayacaktır. Çünkü adalet, insan eliyle oluşturulmuş bir kavramdır ve insan, duygularının esiri olduğu sürece, adalet hep bir tarafıyla defolu kalacaktır.
Belki bir gün, adaletin de cezalandırmanın da gereksiz olduğu bir dünya mümkün olur. Ama o güne dek, insanın hem mantığını hem de duygularını tatmin edebilecek bir adalet sistemi kurmak imkansız gibi görünüyor.
Metin: Adil Bir Dünya Mümkün Değildir © Caner Taş
Görsel: Justice Playing High And Seek © Caner Taş