Bir Hiçliğin Mimarı: Hermann Kafka*

764 sözcük
3–5 dakika

Bazı gölgeler insanın üzerinden hiç kalkmaz. Çocuklukta atılan ilk adımlardan itibaren, bir ses, bir bakış, bir elin masaya ağır ağır inmesiyle büyür o gölge. Kimi zaman soğuk bir suskunluk, kimi zaman gürleyen bir öfke olur. İnsan, gölgesini aşamazsa, ona benzemekten korkarak yaşar. Belki de en büyük mücadele, en yakınında duran ve asla gerçekten tanıyamadığı biriyle verilir: baba.

Franz Kafka için babası Hermann Kafka yalnızca bir ebeveyn değil, aşılması imkânsız bir otorite figürüydü. Kafka, yaşamı boyunca onun gölgesinde büyüdü. Babası güçlü, sert, disiplinli bir tüccardı; hayatı bir savaş alanı, insanı da bu savaşta ayakta kalmak zorunda olan bir asker gibi görüyordu. Kafka ise bambaşka bir ruh taşıyordu — hassas, kırılgan, içe dönük bir adamdı. O, savaşmak değil, anlamak istiyordu. Ama babası onu asla anlamadı. Ve Kafka da kendini anlatamadı. İşte Babaya Mektup, anlatılamayanların, yıllarca içinde büyüyen kelimelerin patlamasıydı.

Kafka bu mektubu 1919 yılında, babasının onaylamadığı bir ilişkisinin ardından yazdı. Ancak mesele yalnızca bir evlilik meselesi değildi. Babasının, hayatı boyunca ona hissettirdiği baskı, küçümseme ve sevgisizlik duygusu, kelimelerle bir isyana dönüşüyordu. Bu mektup, bir oğlun babasına duyduğu öfke kadar, ondan beklediği sevgiyi de içinde barındırıyordu. Kafka ne kadar kırgınsa, o kadar da bağlıydı. Fakat belki de bu yüzden, mektup asla babasına ulaşmadı. Annesi, Hermann Kafka’nın mektubu okumasına izin vermedi. Belki de gerçekten onu sarsacağını düşündü. Ama belki de, Kafka’nın babası bu mektubu hiç okumasa bile, onun kelimelerinin ağırlığını bir şekilde hissetti. Çünkü bazı kelimeler, muhatabına ulaşmasa da havada asılı kalır.

İsimlerin bir kader olup olmadığı hep ilgimi çekmiştir. Bazı insanlar, taşıdıkları ismin içinde sıkışıp kalmış gibi yaşarlar. “Umut” ismindeki birinin umutsuz bir hayat sürmesi, “Neşe” adındaki birinin hüzünlü olması gibi ironiler, isimlerin insana verdiği görünmez yükleri düşündürür. Kafka’nın babasının adı Hermann’dı. Eski Cermen kökenli bir kelime olan bu isim, “ordu adamı, savaşçı, asker” anlamına geliyordu. Ve Kafka’nın gözünde babası da tam olarak buydu: güçlü olmayı, savaşmayı, ayakta kalmayı öğütleyen bir adam. Oğlunun da kendi gibi disiplinli, sert ve güçlü biri olmasını bekliyordu. Ama Kafka, kendi doğasına ihanet edemezdi. O, savaşmak için değil, yazmak için doğmuştu.

Babası, onun duygusal ve içine kapanık yapısını bir zayıflık olarak görüyordu. Onun gözünde Franz Kafka, asla “gerçek bir adam” olamayacak, hiçbir zaman hayatın sertliğiyle yüzleşemeyecekti. Çocukken sofrada yemeğini bitiremediğinde babasının tabağını öfkeyle fırlattığını, ona karşı sürekli küçümseyici bir tutum sergilediğini ve başarısını hiçbir zaman yeterli bulmadığını anlatırken, aslında bir çocuğun gözünden otoritenin ne kadar ezici olabileceğini gösteriyordu. Kafka, Babaya Mektup’ta, babasının ona sürekli kendisini yetersiz hissettirdiğini, ne yaparsa yapsın onun gözünde tam anlamıyla kabul edilmeyeceğini anlatıyordu. İnsan çocukken duyduğu kelimeleri bir ömür boyu zihninde taşır. Bazen bir babanın söylediği tek bir cümle, oğlunun bütün hayatını şekillendirir.

Kafka’nın özgüven eksikliği ve kendini sürekli yetersiz hissetmesi, çocukluğunda babasının ona verdiği bu duygunun bir mirasıydı. Ne yaparsa yapsın, babasının sevgisini ve onayını kazanamayacağını biliyordu. Mektubunda ona hem meydan okuyor, hem de içindeki kırgınlığı en açık haliyle dile getiriyordu. Fakat en dikkat çekici detaylardan biri, mektubun başına sonradan eklediği “Sevgili Baba” hitabıdır. Öfkeyle yazdığı satırları, yine de bir sevgi kırıntısı ekleyerek başlamıştı. Çünkü Kafka, babasından nefret etmiyordu. Ona kırgınlıkla, hüzünle ama en çok da bir özlemle yaklaşıyordu.

Kafka’nın bu mektubu edebi bir manifesto niteliğindeydi. Kelimeleri, neredeyse bir mahkeme savunması gibi düzenlemişti. Ancak ironik bir şekilde, mektubun kendisi bile bir değişim geçiriyordu. İlk yazdığı metni defalarca düzeltti, bazı cümleleri çıkardı, bazılarını ekledi. Öfke ve sevgi arasında gidip gelen bir hesaplaşmaydı bu. Ama sonuç değişmedi. Kafka, hayatı boyunca babasının gözünde hep zayıf bir oğul olarak kalacaktı. Babası onu anlamayacak, o da kendini anlatamayacaktı.

Belki de bu yüzden, Kafka’nın eserlerinde sürekli bir otorite figürüyle mücadele eden karakterler görürüz. Dava’da Josef K., anlam veremediği bir suçlamayla yargılanır. Şato’da ana karakter, ulaşılmaz bir gücün içinde kaybolur. Dönüşüm’de Gregor Samsa, ailesi tarafından dışlanan bir yaratığa dönüşür. Hepsi, Kafka’nın kendi iç mücadelesinin yankılarıdır. Babasının gölgesinde büyüyen Kafka, karakterleri aracılığıyla dünyayla hesaplaşır. Çünkü babasının otoritesi yalnızca kendi üzerinde değil, yazdığı her satırda, anlattığı her hikâyede yankılanır.

Edebiyat tarihinde otoriteyle hesaplaşan pek çok yazar olmuştur. Dostoyevski, babasının katledilişi sonrası yaşadığı travmayı eserlerine işlemiştir. Camus, varoluşçuluk felsefesini otoriteyi sorgulayarak oluşturmuştur. Sartre, insanın özgürlüğünü savunarak baskıyı reddetmiştir. Kafka’nın hesaplaşması ise çok daha sessiz, derin ve kişisel bir çığlıktır. O, doğrudan mücadele etmemiş, bunun yerine kelimeleriyle bir savaş vermiştir. Babası, bu kelimeleri okusaydı ne düşünürdü, bilinmez. Belki alayla güler, belki ciddiye almazdı. Ama büyük ihtimalle, oğlu hakkında yanıldığını asla kabul etmezdi. Çünkü otorite, en büyük hatasını bile kabullenmez.

Sonuç olarak, Kafka’nın bu mektubu gerçekten babası için mi yazılmıştı? Yoksa, kendini hiçbir zaman tam olarak anlatamayan herkes için mi? Babaya Mektup, yalnızca Franz Kafka’nın değil, otoriteyle, ebeveynleriyle, kendi çocukluk travmalarıyla mücadele eden herkesin hikâyesidir. Bu mektup, bir oğlun babasına ulaşamayan sesi değil, bütün sessiz kalanların çığlığıdır.