Basit bir yolculuk… Kulağa kolay geliyor. Öyle ya, basit işte: Birkaç adım at, biraz yürü, biraz otur, kalk… Ama öyle değil. Değil çünkü mesele gidilen yer değil, yürüyen kimse. İnsan bazen hiçbir yere gitmeden, olduğu yerde de savrulabilir. İçinde. Kafasında. Kalbinde.
Ne bindiğin otobüsün koltuğu rahat, ne de vardığın şehir huzurlu olacak. Ama olsun. Zaten mesele o da değil. Mesele şu: Yola çıkıyorsun… Ama yanında bavul yok. Yani var da, yok gibi. İçinde bir şey yok çünkü. Bomboş. Ve bu iyi bir şey.
Bomboş bir bavulla yola çıkmak, dolu bir kafayla oturup durmaktan daha iyidir bazen. Çünkü hafif olmak, taşımaktan daha değerli.
Yanımda kim var diye bakmıyorum artık. Kimseyle iyi geçinmek zorunda da hissetmiyorum. Gürültü varsa susuyorum, çünkü kulaklıkta çalan müzik değil artık mesele, dışarıdaki hayatın kendisi. Bir çocuğun bağırtısı, bir lastiğin kayaya sürtünüşü… Bunlar da bir tür beste. Düzensiz gibi duran bir düzenin melodisi.
Bazen düşünüyorum, nasıl oluyor da bunca yıl sırtımda taşıdığım hayat, bir çantaya sığıyor şimdi? İki tişört, bir defter, azıcık sabır. Gerisi yok. Gerisi gereksizmiş meğer.
Çünkü bazı yolculuklar yola çıkmadan başlıyor. Otobüse binmeden. Valizi kapatmadan. Sadece susarak. Sadece biraz eksilerek.
Ne alacağımı değil, ne bırakacağımı düşünüyorum artık. Bir hatırayı… Bir ismi… Bir düşünceyi… Bazen bir sessizliği bile.
Ve her bıraktığım şeyin ardından, biraz daha yürüyorum kendime doğru. Kim olduğumu değil, kim olmadığımı anlıyorum. Ve bu yetiyor.
Bazen dönüyorum geriye. Bir şehir görmüyorum. Bir durak. Bir tabela. Hiçbiri yok. Sadece bir an var. Orada durmuşum. Ve artık başka biriyim.
Artık yolculuk, sadece uzaklara gitmek değil benim için.
Bir cümleye sığınmak, bir bakıştan geçmek, bir sabahın içinde sessizce kalmak da yolculuk. Bir düşünceye dokunmak, bir hatıraya çarpıp durmak… Hepsi birer yol.
Her şey bir yolculuk. Ve bazen, yol bile yürümüyor. Sen duruyorsun, yol akıyor altından. Sen hiçbir yere gitmiyorsun, ama bir bakmışsın, çoktan başka birisin.
İşte böyle küçük dostum.