Bazı İnsanlar İçin Hep Geçtir (Aydın Kara 1. Bölüm)

4.201 sözcük
18–27 dakika

Ölmemek sandı yaşamayı. İnsanlarca nefret edilmiyor diye seviliyor sandı kendini. Günah işlemiyor diye cennete gideceğine inancı tamdı. Susuyordu herkes karşısında; çünkü susmak sanıyordu saygıyı. Bilmiyordu, saygı muhabbetti. Bilmiyordu bunu. Yetmişinde değildi o, daha kırk bile olmamıştı belki. Ama fark etmezdi. Bazı insanlar için hep geçtir, küçük dostum. Bazı insanlar doğuştan geç kalır hayata; öyle insanlar vardır. Aydın Kara da onlardan biriydi.

Kırışıklıkları yoktu henüz, ama gözlerinin içi çökmüştü. Bu, uykusuzluktan ya da yorgunluktan değildi. Görmekten… Çok görüp az söylemekten. İnsan bir şeyi yeterince uzun süre saklarsa, o şey onu içten içe oymaya başlar. Aydın, içten oyulmuş bir adamdı. Göz göze gelmekten kaçınırdı. Çünkü birinin gözlerinde kendini görmeye tahammülü yoktu. “Kimse beni tanımasın” demiyordu. “Ben de kimseyi tanımayayım” diyordu aslında. Çünkü tanımak, yükümlülüktü. Oysa yük taşımaya gönlü yoktu. Bir kadını sevmişti eskiden. Belki hâlâ seviyordu, bilemezsin. Çünkü Aydın birine âşık olduğunu bile kimseye söylememişti. O kadının saçlarını, sesi çıkmadan severdi. Varlığını sesle değil, sessizlikte hissederdi.

Bir defterin içine yazmıştı onunla ilgili bir cümleyi: “Görmediğim hâlde özlediğim tek şeydi senin varlığın.” Sonra defteri yakmıştı.

İnsanların ne dediğini pek umursamazdı artık. Ama eskiden umursamıştı. Ve işte tam da bu yüzden bazı sözler hâlâ aklındaydı. Lisede biri ona “garip” demişti. Çok gücenmişti. Yıllar sonra, kendi kendine şöyle dedi: “Ben garip değildim, siz fazlaydınız.” Bu cümleyi o kadar çok düşündü ki, sonunda inandı. Ama inançla iyileşmedi hiçbir şey.

Zamanla yüzünü hatırladığı ama adını unuttuğu insanlar biriktirdi zihninde. Hâlâ ara sıra bir metro camında kendi yansımasına bakarken, yıllar önce “iyi misin?” diye soran biri gelirdi aklına. Belki bir sınıf arkadaşı, belki de bir hemşireydi. Kim bilir… O soruyu yıllardır kimse sormamıştı. En son kendine sormuştu. Cevap bile vermemişti.

Bir gün sokakta yürürken bir çocuk yaklaştı. “Amca, saat kaç?” dedi. Aydın saatine bakmadı. Gülümsedi: “Geç,” dedi. “Hep geç.” Çocuk bir şey anlamadı. Aydın da bir açıklama yapmadı. Açıklamak istemediği şeylerle doluydu hayatı. Sessizliğini kimsenin bozmasına izin vermeyecek kadar doluydu.

O gece, yine hastane kantinine gitti. Tostunu yedi, sessizce. Her zamanki doktor geldi.

— Yine karışık mı?

— Bu sefer sade.

— Demek ki bugün karışıklık senin içinde, dedi doktor, gülümseyerek.

Aydın hiç gülmedi. Ama içinden şöyle geçirdi: “Benim içimde hiçbir şey karışık değil. Her şey çökmüş sadece.” Sonra pencereden dışarı baktı. Şehir, ışıklarla doluydu. Ama onun için o ışıklar karanlıktı artık. Çünkü Aydın Kara için hayat hiçbir zaman aydınlık olmamıştı. Sadece daha az karanlıktı bazı zamanlar.

Ve bazı insanlar için her zaman geçtir, küçük dostum. Onlar, hayatı hep arka kapıdan seyredip ön kapıdan kimseye görünmeden çekip gidenlerdir. Arkalarında yalnızca anlaşılmamış bir suskunluk kalır.

Ertesi sabah, uyanır uyanmaz odasının duvarlarını izlemeye başladı. Tavanın köşesinde duran örümcek ağı, son birkaç haftadır gözünün önündeydi ama hâlâ dokunmamıştı. Bazı şeyler, orada oldukları için değil, orada olduklarını bildiğin için var olur. O örümcek ağı da öyleydi; varlığı eylemsizliğini haklı çıkarıyordu. Eğer onu temizlerse, yeni bir şey başlatmış olacaktı. Oysa Aydın Kara, hiçbir şeyin yeniden başlamasını istemiyordu. Her başlangıç bir beklenti doğururdu. Ve beklentiler, sonunda mutlaka bir düş kırıklığına dönüşürdü. Ayağa kalktı. Perdeleri açmadı. Güneşin odasına girmesini istemiyordu çünkü ışık, gerçekleri daha görünür kılıyordu. Yalnızlık, karanlıkta daha katlanılırdı.

Banyonun aynasına bakmadı. Aynalar, günün ilk yargıcıydı ve Aydın yargılanmak istemiyordu. Dişlerini fırçaladı ama ağzını çalkalamadı. Bu küçük eksiklikler, onun hayata karşı geliştirdiği minik sabotajlardı. Kimseye zarar vermeyen ama içten içe her şeye karşı yapılan birer başkaldırıydı. Giyindi, yavaşça dış kapıya yöneldi. Ayakkabılarının bağı gevşekti, bilerek bağlamamıştı. Çünkü sıkı duran şeyler, bir süre sonra acıtmaya başlardı. O, gevşekliği seviyordu. Kontrol edemediği bir dünyanın içinde, en azından kendi dağınıklığını seçebiliyordu.

Sokağa çıktığında hava serindi. Mayıs sabahlarının alışıldık tazeliği değil, daha çok Mart’ın unuttuğu bir son soğuk gibi. Ceketinin cebine ellerini soktu, yürümeye başladı. Gittiği yön önemli değildi. Aydın için şehir, yönsüz bir yerdi. Nereye gidersen git, vardığın yer yine sensen, yolların hiçbir anlamı kalmaz. Yürürken bir sokak kedisi yanaştı. Sırtını bacaklarına sürttü. Aydın başını eğmedi. Elini uzatmadı. Yalnızlığı paylaşmak, yalnızlıktan çıkmak demekti. Oysa yalnızlık, Aydın’ın en tanıdık duygusuydu. Ona dokunmak istemiyordu.

Bir banka oturdu. Önünden geçen insanların yüzlerine bakmadı. Her yüz bir hikâyeydi ama Aydın, artık hikâye dinlemeyi bırakmıştı. Gençken çok dinlemişti. Kim ne yapmış, kim kime âşık olmuş, kim hangi şarkıyı severmiş… O zamanlar hikâyeler ilgisini çekerdi. Şimdi ise her hikâye fazlalıktı. Çünkü her yeni hikâye, kendi hikâyesizliğini yüzüne vuruyordu. Bir süre sonra cebinden küçük bir kâğıt parçası çıkardı. Üzerinde bir adres yazıyordu. Kendi el yazısıydı ama adres ona ait değildi. Ne zaman yazdığını hatırlamıyordu. Ya da hatırlıyordu da hatırlamamak daha kolay geliyordu.

Kalktı. Cebine kâğıdı geri koydu. Adresin peşine düşmedi. Belki yarın… Belki hiç. Yürümeye devam etti. Gözleri bir vitrine takıldı. Eski kitaplar, sararmış sayfalar, tozlu kapaklar… Kitapçı kapalıydı. Ama camın arkasındaki bir kitabın sırtı açıktaydı. Başlığı yoktu. Yalnızca üç harf: “KAL.” İçinde emir olan her şey gibi bu da tedirgin ediciydi. Aydın baktı, gözlerini çekti, yürüdü.

Öğleden sonra yine hastane kantinine gitti. Aynı masa. Aynı çay. Aynı tost. Her şey aynıydı. Garson kız onu tanıyordu artık. İsmini sormamıştı hiç. Aydın da söylememişti. Garsonlar isim bilmez, yüz tanır. Aydın ise yüzüyle değil, gölgesiyle oturuyordu orada. Her şey tanıdıktı, ama o gün bir şey farklıydı. Giriş kapısının camında, önceki haftalarda hiç görmediği bir afiş asılıydı. Kan bağışı. Tarih belli. Yer belli. Ama detaylar bulanıktı. Aydın afişe bir saniyeden fazla bakmadı. Ama bakışı yetti. İçinde bir şey kıpırdadı. Hatırlamak istemediği bir sarsıntı gibi… Belki de geçmişin ona yolladığı bir işaretti.

O akşam eve döndüğünde, elinde eski bir kitap vardı. Sayfaları eksik, kapağı yırtıktı. Nereden aldığını bilmiyordu. Cebinde bulmuş gibi. Kitabı açtı. İlk sayfada tükenmiş bir kalemle yazılmış cümleler vardı. Harfler silik ama hâlâ okunur. İlk satır şöyleydi: “Zaman yalnızları iyileştirmez, sadece susturur.”

Aydın kitabı kapattı. Lambayı söndürdü. Yatağa uzandı. Uyuyamadı. Ama gözlerini de kapatmadı. Tavanı izledi. Örümcek ağı oradaydı. Ve bu defa, ilk kez, varlığından rahatsız oldu.

Sabah olduğunda ilk düşündüğü şey, kapının arkasındaki boşluktan gelen sessizlikti. Dışarısı uyanmıştı muhtemelen ama ev hâlâ geceyi taşıyordu. Perdeleri yine açmadı. Gün ışığını sevmemek başka bir şeydi, ondan utanmak başka. Aydın ışığı sevmiyordu çünkü ışık, üstünü örttüğü şeyleri açığa çıkarırdı. Ama bazı insanlar öyle yaşar ki, karanlık onların günahı değil, zırhı olur. O gün mutfağa gitti. Su ısıtıcısına bastı. Sıcak suyun çıkardığı buhar camı buğuladı. Sadece bir anlığına kendi silik yansımasını gördü. Sonra o bile kayboldu. O yansımanın ardında kimse yoktu artık. Kim olduğunu bile hatırlamadığı bir adamla birlikte yaşıyordu sanki. Aynı bedende iki sessizlik. İkisi de birbirini duymuyordu.

Cebindeki o eski kâğıdı yeniden çıkardı. Yazı hâlâ oradaydı. Tuhaf olan şuydu: Adres belli ama neden yazıldığını bilmiyordu. Yazdığı bir yer değil gibiydi. Ama bu satırın yazıldığını hatırlamıyorsa, neden hâlâ saklıyordu? İnsan bazı şeyleri unuttuğunu sanır, ama aslında yalnızca bastırır. O adres, Aydın’ın bastırdığı bir şeyin dışavurumuydu belki de. Belki biriyle yüzleşmek, belki de birini bulmak gerekiyordu. Ya da sadece kendisini, bir zamanlar orada birine benziyorken bırakıp gittiği hâlini.

Günlerden çarşambaydı. Bunu yalnızca pencerenin karşısındaki apartmanın balkonuna asılmış çamaşırlardan çıkardı. O evde çarşamba günleri hep çarşaf yıkanırdı. Dışarı çıktı. Sokağa çıktığında hava garip bir şekilde durağandı. Ne rüzgâr vardı ne kuş sesi. Şehir, üzerine ince bir toz serpilmiş gibiydi. Her şey biraz yavaş, biraz isteksizdi. Aydın yürümeye başladı. Ayakkabılarının içindeki ses ona eşlik etti. Topukların betona vuruşu, sanki zamanı dilimliyordu.

Bir süre sonra eski tramvay hattının geçtiği sokağa vardı. Raylar kaldırılmıştı ama taşlar hâlâ oradaydı. O taşların üzerinde yürümeyi severdi. Taşlar düz değildi. Her adım bir belirsizliğe basmak gibiydi. Denge isterdi. Ve Aydın, dengesini kaybetmeden yürüyebildiği ender yerlerden biriydi orası. Sokak sonuna yaklaştığında, duvarda bir yazı gördü. Spreyle yazılmış, aceleyle. Kimse okumamış gibiydi. “Hiç kimse kendi yıkıntısından çıkamaz.” Dondu. O cümleyi daha önce duymuştu. Belki rüyada, belki geçmişte biri fısıldamıştı. Belki de kendisi bir zamanlar birilerine böyle şeyler söylüyordu.

Adres kâğıdındaki sokak adı bu sokağın bir üst paralelindeydi. Durdu. Başını kaldırdı. Apartman numarası aradı. Baktı. Vardı. 17 numara. Kâğıtta da 17 yazıyordu. Kapının önüne geldi. Her şey eskiydi. Boya dökülmüş, zil tabelaları silinmiş. Aydın, parmağını hiç düşünmeden dördüncü zilde tuttu. Basmadı. Parmağını tuttu sadece. Sanki biri içeriden sesi duyacakmış gibi. Sonra zili bıraktı. İçeri girmedi. Çünkü bazı kapılar, açılmaz. Bazı kapılar, yalnızca orada durur. Hatırlatmak için. Bir zamanlar bir şey olmuştu. Yaşanmıştı. Kapanmıştı. Geriye sadece kapı kalmıştı.

Arkasını döndü. Sokağın köşesinde bir adam duruyordu. Ceketinin yakası kalkıktı. Saçı taralı, yüzü ifadesizdi. Gözleri Aydın’a dönüktü ama bakmıyordu. Tanıdık değildi ama yabancı da değil. Aydın onun yanından geçerken adam hafifçe eğildi, yere bir zarf bıraktı. Ne cebine koydu, ne eline verdi. Yere bıraktı. Sanki düşürmüş gibi. Aydın durmadı. Yürüdü. On adım attı. On birinci adımda durdu. Geri döndü. Zarf hâlâ yerdeydi. Kimse eğilip almamıştı. Eğildi. Aldı. Açmadı. Cebine koydu. Eve dönene kadar cebinde taşıdı. O kağıt, göğsüne yakın bir yerdeydi. Kalp hizasında. İçinde ne olduğunu bilmiyordu ama kalbi biraz daha hızlı atıyordu. Belki korkudan, belki hatırlamaktan. Belki de ilk kez, bir şeylerin başlayabileceği ihtimalinden.

Eve vardığında paltosunu çıkarmadı. Ayakkabılarını da. Koridorda öylece dikildi. Kapının kapandığını duydu ama kilitlemedi. Sırtını duvara yasladı. Cebindeki zarfın ağırlığı bir kâğıttan fazlaydı. İçinde birkaç cümle, belki bir isim, belki bir yer, belki sadece bir harf vardı ama Aydın Kara’nın tüm dengesi bozulmuştu. Bazen kelimeler yokken de konuşur bir şeyler. Kağıt suskundu ama o suskunluk, kulak çınlamasına benzer bir şekilde yayılıyordu içine. Mutfağa gitti. Su içti. Sonra salona geçip ışığı açmadan koltuğa oturdu. Zarfı açtı. İçinden sadece bir fotoğraf çıktı. Eski bir Polaroid. Sararmış. Görüntü biraz bulanıktı ama tanınmayacak gibi değildi. Fotoğrafta bir adam yere yüzüstü uzanmıştı. Ayak bileklerinden akan kan kurumuş, etrafına koyu kahverengi bir gölge bırakmıştı. Duvarın dibinde biri daha vardı. Yüzü net değildi. Ama duruşundan, gölgesinden, omzunun kırık açısına kadar her şey Aydın’a tanıdık geldi. Fotoğrafın arkasında sadece üç kelime vardı. Tükenmez kalemle yazılmıştı: “O gün oradaydın.”

Aydın, fotoğrafı elinde tuttuğu hâlde koltukta saatlerce oturdu. Ne ağladı ne bağırdı. Kıpırdamadı bile. Sanki o cümle, uzun zamandır yerini bildiği bir hatırayı yeryüzüne çağırmıştı. Ve o hatıra şimdi önünde duruyordu, kanla, çürümeyle, karanlıkla. O gün. Evet, oradaydı. Ama kimseye anlatmamıştı. Anlatamazdı. O gün yaşananlar yalnızca hatırlanırdı; anlatıldığında anlamını yitirirdi. Çünkü bazı olaylar anlatıldığında hafifler. Bu hafifleme, Aydın’ın aradığı şey değildi. O, o ağırlığı taşıyarak yaşamanın adil bir ceza olduğuna inanmıştı.

Cinayet yirmi yıl öncesine aitti. Bir yer altı geçidinde, gece saat üç sularında işlenmişti. Resmî kayıtlarda hâlâ faili meçhul olarak geçiyordu. Ama Aydın biliyordu. Her zaman biliyordu. Çünkü oradaydı. Görmüştü. Yapmamıştı belki ama susmuştu. Sessiz kalmak, bazı zamanlarda suçun eş anlamlısıydı. O gece yağmur yağıyordu. Ayakkabıları su çekmişti. Ayak parmakları uyuşmuştu. Elinde bir çanta vardı, içinde kimliksiz bir adamın defterleri. Adam, ölmüştü. Öldürülmüştü. Ama defterleri hâlâ yaşıyordu. Ve o defterlerde, bazı insanların adı geçiyordu. Aydın’ın adı yoktu. Ama sesi vardı. O defterlerde bazı cümleler ona aitti. Onu işaret eden, onu tanıyan, onu çağıran cümlelerdi.

Zarfın gelişi, her şeyi yerinden oynatmıştı. Bu bir tehdit değildi. Bu bir davetti. Biri, Aydın’a “geri dön” diyordu. Ama nereye? Kime? Ne için? Evdeki saat çalışmıyordu. Duvardaki takvim, geçen aydan kalmaydı. Ama dışarda bir şeyler hareket etmeye başlamıştı. Şehir, onun tekrar hatırlamasını istiyordu. Belki bir oyun. Belki bir hesaplaşma. Belki yeniden bir suskunluk. Ama bu defa, birinin ölmesiyle değil, birinin konuşmasıyla başlayacaktı her şey.

Gece boyunca hiçbir ses çıkmadı. Ne sokaktan geçen arabaların uğultusu, ne rüzgârın cam pervazında bıraktığı sızı. Şehir susmuştu. Ya da Aydın Kara’nın içinde öyle bir sessizlik vardı ki, dışarının sesi oraya ulaşamıyordu artık. Sabah, karanlıkla birlikte geldi. Perdeleri aralamadı. Lambayı yakmadı. Zarf hâlâ masanın üzerindeydi. Açık. İçinden çıkardığı fotoğraf ise koltuğun kenarına düşmüş, ucundan kıvrılmıştı. Görüntü net değildi ama Aydın için fazlasıyla yeterliydi. Çünkü bazı görüntüler netlik istemez. Hafızanın içini kazımak için sadece bir silüet, bir gölge, bir çağrışım yeterlidir.

Mutfakta su kaynarken Aydın, mutfağın kapısına yaslandı. Ellerini cebine sokmadı bu defa. Duruşu, birazdan biri gelecekmiş gibi tetikteydi. Ama kimse gelmeyecekti. Bu, Aydın’ın hikâyesiydi. İçine gömülüp durduğu, dışarıdan kimsenin girmediği o eski hikâye. Polaroid’deki adamın yüzünü hatırlıyordu şimdi. Adını değil, ama gözlerini. Çünkü ölümden sonra gözler, adları unutturur. O adamın gözleri, açık mıydı o gece? Yoksa çoktan kapanmış mıydı? Hatırlamak istemiyordu. Hatırlamak, zamanla silinen detayları yeniden kurmak demekti. Ama bazı detaylar yeniden kurulduklarında yalnızca vicdanı kanatır.

Kahvaltı etmedi. Zaten uzun süredir sabahları bir şey yemiyordu. Açlık, onun için bedensel bir eksiklikten çok, zihinsel bir temizlik hâline dönüşmüştü. Aç kalmak, düşünmeye yer açardı. Ve Aydın’ın düşünmeye çok ihtiyacı vardı. Üç gün önce eline geçen zarf, bir çöküşün değil, bir çağrının işaretiydi. Biri, ondan bir şey istiyordu. Belki itiraf. Belki suskunluğun bitişi. Belki de sadece yeniden ortaya çıkması. Her neyse… Zarfı gönderen kişi, onu tanıyordu. Yalnızca adını değil, omzundaki yükü, geçmişin detaylarını, sessizliğinin içindeki çığlığı da.

Dışarı çıktığında güneş, parmak uçlarıyla şehre dokunuyordu. Parlak değil, yumuşak bir aydınlık. Gölgeyle karışık. Aydın Kara için en tanıdık ışık biçimi. Ne tam gece, ne gerçek gündüz. Her şeyin arasındaki yer. Çünkü Aydın, hep arada yaşamıştı. Arada kalanlar, hiçbir yere ait olamaz. Ve aidiyet eksikliği, zamanla bir kişilik hâline gelir. Aydın, yüzünü kimseye dönmeden yürümeye başladı. Adımları netti, yönü belirsizdi. Gittiği yer belliydi aslında. Polaroid’deki cinayetin işlendiği geçit. Yirmi yıl önce, saat üç sularında, bir adamın ölü bulunduğu, polisin kısa bir tutanakla kapattığı, gazetelerin ise hiç görmediği yer. Hafızası bir saat gibi çalışıyordu. Yirmi yıl önceki çatlağı, duvardaki paslı boruyu, geçidin sonunda titrek yanan sokak lambasını hâlâ hatırlıyordu.

O gün Aydın, o adamın öldüğünü görmüştü. Kimsenin görmediği bir açıdan, kimsenin durmadığı bir mesafeden. Şahit olmuştu ama şahitlik etmemişti. Suç ortağı değildi, ama adaletle ilgisi de yoktu. Orada bulunmuş, görmüş ve ardından susmuştu. Bunu yıllar boyunca vicdanının soğuk bir köşesinde saklamıştı. İnsanın suskunluğu, bazen en ağır tanıklıktır. Bazı insanlar konuşmaz çünkü konuşursa yaşamak zorunda kalır. Aydın da öyleydi. Konuşsaydı, hayatı değişecekti. Belki cezaevine girmeyecekti, belki bir kahraman sayılacaktı. Ama o, sessizliği seçti. Çünkü o gece gördüğü şey, sadece bir cinayet değildi. O gece, kendisini gördü. Orada, yerde yatan adamın yüzünde kendi yorgunluğunu, korkusunu, teslimiyetini gördü. Ve kendine susmayı borç bildi.

Geçide vardığında beklediği hiçbir şey olmadı. Ne bir zarf, ne bir işaret, ne bir gölge. Sadece yıllar önceki rutubet ve taşların arasından çıkan çimenler. Oysa Aydın, yıllar sonra ilk kez bir adım atmıştı. Beklemişti ki bir şey başlasın. Ama bazı şeyler öyle sessiz devam eder ki, başladığını bile fark edemezsin. Geçide indi. Duvarda sprey boyayla yazılmış yeni bir yazı vardı: “Konuşursan, herkes duyar.” Altına tarih atılmıştı. Üç gün öncesi. Zarfın geldiği gün…

Sabah, beklenmedik bir sessizlikle geldi. Aydın Kara, gökyüzünün rengini merak etmeden uyanmıştı. Yatağında doğrulmadı. Yataktan kalkmak, bir şeye karar vermekti. Oysa o, henüz karar vermemişti. Ama içinden bir şey itiyordu. Sanki dışarıda bir şeyler eksikti. Veya fazlaydı. Tam olarak adını koyamıyordu. Sadece, dün akşam kantinde karşılaştığı o adamın sesi yankılanıyordu zihninde. “Kimse kimseyi tanımaz, sadece eksikliğini hatırlar.” Bu cümle… Nasıl olurdu da, bu kadar tanıdık gelirdi?

Hastane kantinine uğramadı o sabah. Tostu da, çayı da unuttu. Gömleğini iliklemedi, saçını taramadı. Aynaya bile bakmadı. Gözleriyle kendini görmeye artık tahammülü yoktu. Sokağa çıktığında şehir, yine o boğuk ritmindeydi. Araçlar geçiyor, insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ama Aydın, hiçbir yere yetişmeye çalışmıyordu. O sadece arıyordu.

Dün karşılaştığı adamın izini sürmek gibi saçma bir fikir yerleşmişti içine. Ama bu fikir saçma geldikçe daha fazla güçleniyordu. Belki onu bir daha asla görmeyecekti. Belki de onun gibi insanlar zaten yalnızca bir kez görünürdü. Ama yine de, denemek zorundaydı. Adımlar onu eski tramvay hattına götürdü. Raylar çoktan sökülmüştü ama taşlar hâlâ yerli yerindeydi. O taşların üzerinde yürümeyi hep severdi. Her taş farklı yükseklik, her adım başka bir kararsızlık. Dengesini koruyarak yürümeye çalıştı. Sanki o adamı görürse, kendi dengesini de bulacaktı. Tramvay hattının sonunda, eski bir kitapçı vardı. Camları buğulu. Vitrininde sararmış kapaklar, yıpranmış ciltler… Aydın, içeri girmeye yeltendi. Kapı kilitliydi. İçerisi karanlıktı. Ama vitrin camının arkasında biri vardı. Eğilmiş, bir kitabı inceliyordu. Gölgesi titriyordu. Kamburu azıcık çıkık, saçları düzensiz. Aydın gözlerini kıstı. Evet, oydu…

Kapıya yaklaştı, cama dokundu. Adam başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Aynı adam. Aynı gözler. Ama bu defa, Sahaf’ın gözlerinde bir yabancılık vardı. Sanki Aydın’ı tanımıyormuş gibi baktı. Ama sonra gülümsedi. Gülümseme kısa sürdü, bir suya düşen taş gibi… ve sonra silindi.

Aydın bir şey demedi. Sahaf kapıyı açmadı. Camın ardından parmağıyla bir kitabı işaret etti. Kitabın adı görünmüyordu. Sırtı yıpranmıştı. Ama kapağında üç harf vardı: “ADA.”

O an Aydın’ın içinde bir şey kırıldı. Kırılan şeyin sesi yoktu ama etkisi vardı. Çünkü bazı şeyler sadece içten duyulurdu. Kapı açılmadı. Sahaf içeri doğru yürüdü ve gözden kayboldu. Aydın camın önünde kaldı. Elleri cebindeydi. Geri dönmedi. Sadece başını eğdi. Bir şey anlamış gibi, ama ne olduğunu bilmeden…

Ertesi gün başka bir yerde karşılaştılar. Şehrin göbeğinde, boş bir bankta oturuyordu Sahaf. Yanına bir güvercin konmuştu, Sahaf ona ekmek atmıyordu. Sadece sessizce bakıyordu. Aydın bu kez doğrudan yaklaştı. “Dün vitrin arkasındaydın,” dedi. Sahaf kafasını çevirmeden konuştu:

— Ben hep vitrin arkasındayım. Sadece bazı insanlar camın yansımasını görmeyi seçer.

— Beni neden izliyorsun?

— İzlemek değil bu. Çağırmak da değil. Sadece yolunun üstünde duruyorum…

Aydın, onun yanına oturdu. İlk kez. Her şey çok tuhaf ama bir o kadar da tanıdık geliyordu. Aydın, gözlerini Sahaf’a çevirdi.

“Adını bile bilmiyorum.”

Sahaf, başını eğdi.

“Beni tanımlamak istiyorsan, tanıman gerekmiyor. Ama mutlaka bir isim gerekiyorsa, bana Sahaf diyebilirsin.”

Aydın bir şey demedi. Bu kelime, zihninde garip bir şekilde oturdu. Bir ağırlık gibi değil, bir boşluk gibi. Sahaf, cebinden bir not defteri çıkardı. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Kapaksızdı. Sadece ortasından bir ip sarkıyordu.

“Bunu al.” dedi. Aydın tereddüt etti ve almadı.

“Bu ne işe yarıyor?”

Sahaf hafifçe gülümsedi.

“Yazmadığın her şey burada görünür. Ama yazmaya kalkarsan, sayfalar kararır.”

Aydın bakakaldı. “Delisin sen,” dedi yarı fısıltıyla.

“Delilik, hakkında çok şey bildiğimiz bir şeye farklı bir şekilde bakmaktır. Sen farklı bakmaya hazırsın.” dedi Sahaf

“Hayır,” dedi Aydın. “Ama yürüyorsun,” dedi Sahaf. “Ve yürüyen biri, hâlâ umut edendir.” diye de ekledi.

O gece Aydın, rüyasında kitapçının camına tekrar gitti. Ama bu kez cam yoktu. Kitaplar uçuyordu. Kapaksız, isimsiz, savrulmuş… Ve bir tanesi yere düştü. Kapağında sadece bir cümle vardı: “Ada bekler.”

Sabah uyandığında gözleri duvardaki örümcek ağına değil, komodinin üzerindeki not defterine takıldı. Hiç oraya koymamıştı. Ama oradaydı. Ortasından ip sarkıyordu.

Bu defa aldı. Açmadı. Sadece cebine koydu. Dışarı çıktı. Adımlarını nereye attığını bilmiyordu ama bir şeyden kaçmıyor, bir şeye doğru yürüyordu.

Çünkü bazı insanlar bir kelimenin peşine düşer. Ve o kelime bazen sadece bir yerin adıdır küçük dostum…

Geçit, yine nemliydi. Zaman, oraya dokunmaktan hep kaçınmış gibiydi. Duvarlar kabarmıştı, tavanı ise örümcek ağları değil de geçmişin kendisi örmüştü sanki. Aydın Kara, bir gece yarısı gibi hissedilen o sabah vakti, yıllar sonra bir kez daha oradaydı. Ama bu kez geçmişten kaçmak için değil; birini bulmak için gelmişti.

Adımlarını saklayarak yürüdü. Ayakkabılarının altı hafif ses çıkarıyordu ama şehir suskundu, kimse duymayacaktı. Gecikmiş bir kararlılıkla, geçidin girişine vardı. İçeriye tam adımını atmadan önce durdu. Gölgelerin arasına göz gezdirdi. Ve orada, sol duvarın bitiminde, paslı bir borunun dibinde, Sahaf oturuyordu.

Sırtı duvara yaslıydı. Başını hafifçe öne eğmişti. Elinde bir kitap yoktu bu defa. Cebinden çıkardığı bir şeyle oynuyordu; belki bir taş, belki bir anahtar, belki bir harf. Aydın gözlerini kısmadan bakıyordu. Kalbi hızlanmıştı ama elleri sabit kaldı. Bu bir gözetleyişti. Görülmek istemeyen bir izleyicinin gerginliğindeydi. Kendini suçlu hissediyordu ama yine de duramıyordu. Çünkü bazı insanları anlamanın tek yolu, onları izlemektir.

Sahaf yalnız değildi uzun süre. Sessiz adımlarla üç kişi daha yaklaştı. Kimlikleri belirsizdi. Cinsiyetleri bile net değildi. Ceketlerinin yakası kalkıktı. Ayakta dikildiler, konuşmadılar. Sahaf başını kaldırdı, onları süzdü ama konuşmadı. Sadece bir el hareketiyle onları yanına çağırdı. İçlerinden biri yere çömeldi. Sahaf bir şey uzattı ona. Kâğıt mıydı, fotoğraf mı? Aydın göremedi. Ama kâğıdı alan kişi başını iki kez salladı. Sonra diğer ikisi geriye çekildi. Sahaf ayağa kalkmadı. Dizlerinde bir sessizlik vardı. Sanki bu sessizlikte anlaşılmıştı her şey.

Aydın Kara o an derin bir iç çekti. Geçidin duvarındaki çatlağa yaslandı. Gözleri hâlâ üzerlerindeydi ama zihni uzaklaşmaya başlamıştı.

“Oradaydın,” dedi kendi kendine. “O gece buradaydın. Gördün. Kaçmadın. Ama konuşmadın.”

O adamın yere uzanmış hâli, bir silüet gibi gözünün önüne geldi. Ayak bileklerinden akan kan… Polaroid’in içinde donmuş gölge… Ve şimdi, yıllar sonra, o gölgenin oturduğu yerde Sahaf vardı. Bu bir tesadüf olamazdı. Biri, bir yer, bir zaman bu buluşmayı istiyordu.

Aydın Kara gözlerini kırpmadan izledi. Sahaf birden başını çevirdi. Direkt bakmadı ama tam Aydın’ın olduğu yöne doğru yüzünü döndü. Bu, görülmenin eşiğiydi. Aydın refleksle başını duvara yasladı, nefesini tuttu. Kalbi hızlandı. Parmakları titredi. Artık sahnede değildi, kulisteydi ama sahneyle arasındaki perde incelmişti.

Birkaç dakika sonra Sahaf yürümeye başladı. Yalnız. Diğer üç kişi geçide sapmadan ters yöne döndü. Aydın ise yerinden ayrılmadı. Gözleri, Sahaf’ın ayak izlerini takip etti. Topuklarının sesi geçitte yankı yaptı. Tıpkı o geceki gibi…

Aydın duvardan ayrıldı. Onu takip etmeye başladı. Gizlice. Mesafeyi koruyarak. Adımları kararlıydı artık. Çünkü artık Sahaf’ı tanımıyordu. Ama onun peşinden gittiğinde kendini daha iyi tanıyordu.

Ve bazı insanlar vardır, küçük dostum. Birini takip ederken aslında kendilerine yaklaşırlar.

Sahaf, geçidin ucundan ayrıldıktan sonra sokağın içine doğru yürümeye başladı. Ayak sesleri, sabahın boğuk havasında yankılanmıyordu artık. Şehir uyanmıştı. Gürültü geri dönüyordu. Ama Aydın Kara’nın kulağında sadece Sahaf’ın ayak sesleri vardı. Bastığı her taş, Aydın’ın geçmişinde bir kırık noktaya değiyor gibiydi.

Köşe başlarına geldiğinde yavaşladı. Duruşunu saklamak istiyordu ama taklit ettiği sıradanlık, içindeki heyecanı gizleyemiyordu. İnsan, peşinden gittiği birinin hangi sokakta kaybolacağını bilmeden yürüyorsa, yön artık önemsizdir. Aydın için yön değil, iz vardı.

Sahaf, kalabalıklaşan caddelere karışmadı. Daha tenha, daha unutulmuş sokaklara sapıyordu. Arnavut kaldırımı taşlar, dökülmüş duvarlar, afişlerin solmuş yüzleri… Sanki şehir bile bu adama ait olmayan bir dil konuşuyordu. Aydın uzaktan izliyordu. Ne kadar uzaktan? On, belki on beş adım. Ama bazı mesafeler ölçülemez. Özellikle bir insanla, onun neyi bildiğini bilmediğin anda.

Bir noktada Sahaf durdu. Tam durmak denemezdi aslında. Bir binanın giriş kapısına yaslandı. Sol eliyle cebinden bir şey çıkardı. Aydın seçemedi. Küçük bir zarftı. Ama birine vermedi. Posta kutularından birine eğildi. Zarfı bıraktı. Sonra doğruldu. Başını sağa çevirdi. Gözleri doğrudan Aydın’a değil, ama onun olduğu sokağa yöneldi.

O an… Aydın dondu. Göz göze gelmediler ama Aydın kendini yakalanmış hissetti. Sahaf, hiç acele etmeden yürümeye devam etti. Ne bakış attı, ne mimik gösterdi. Ama tüm bedeni “biliyorum” diyordu.

Aydın hemen sokağın duvarına yaslandı. Derin nefes aldı. O zarfta ne vardı? Kimeydi? Bir adres miydi, bir mektup mu, yoksa ona mıydı?

Sokak boşalınca yaklaştı. Titreyen ellerle posta kutusunu açtı. Zarf oradaydı. Üzerinde bir şey yazmıyordu. Ne bir isim, ne bir adres. Sadece bir mühür: iç içe geçmiş iki daire. Ortasında tek kelime vardı: “Sine.”

Zarfı açmadı. Açmak istemedi. Çünkü bazen anlamak, öğrenmek değil; sadece taşımaktır. Zarfı cebine koydu. Başını kaldırdı. Sahaf görünürde yoktu. Ama Aydın artık onun nereye gittiğini bilmese de, peşinden gideceğini biliyordu.

İlk kez gerçek bir yönü vardı.

Zarfı açması saatler sürdü. Bir mektubu açmakla bir geçmişi açmak arasında fark yoktu artık Aydın için. İkisi de bir şeyi değiştirmeyecek, ama bir şeyi geri döndürülemez kılacaktı.

Küçük, krem rengi zarfta yalnızca iki satır vardı. El yazısıyla, eğik ve yavaş yazılmıştı: “Vicdaniye Rıhtımı. Yarın, 23. Bekleme yok. Son vapur.”

Aydın, ilk defa gerçek bir saate sahipti. İlk defa zaman onu ölçüyordu. Bu bir kader değildi; bu bir yönlendirmeydi. Sahaf onu davet etmemişti. Bilgi vermişti sadece. Ve bilgi bazen çağrıdan daha güçlüdür.

Gün boyunca hazırlandı demek haksızlık olurdu. Hazırlık, mantıkla olurdu. Oysa Aydın, çantasına ne koyduğunu hatırlamıyordu bile. Bir kitap, bir gömlek, bir tıraş bıçağı ve eski defterinin yanına not defterini yerleştirdi. Sahaf’ın verdiği defter hâlâ boştu ama sayfaları sanki kımıldıyordu. Henüz yazılmamış kelimeler içinde yer arıyordu.

Rıhtıma yaklaşırken hava kararmıştı. Şehrin diğer sesleri azalmıştı ama liman… liman kendini duymaya başlamıştı. Gıcırtılar, halatların sürtünmesi, dalgaların taşa çarpan sesi… Aydın’ın içindeki bir sesi çağırıyor gibiydi.

Tam iskeleye yaklaşmışken karşıdan gelen biriyle çarpıştı. Sertçe.

— Önüne baksana, dedi öbürü, kaba ama tanıdık bir tonda.

Aydın cevap vermedi. Adam dönüp baktı. O an Aydın, bir anlığına o adamın yüzünü hatırlıyor gibi oldu. Bir yüz değildi bu. Bir gölgeydi. Belki o geceki geçitte duran, üçüncü adam. Belki de sadece şehrin rastlantısıydı.

Omzunu düzeltip yürümeye devam etti. Rıhtıma vardığında, beklediği o “vapur” manzarası yoktu.

Ama bir şey vardı: Sahaf.

Uzaktaydı. Bir demir direğe yaslanmıştı. Yüzü görünmüyordu ama duruşu tanıdıktı. Yanında biri daha vardı. Kadın… Elinde bir şal tutuyordu. Rüzgârda savrulan saçları, Aydın’ın zihninde on yıl öncesine geri döndü.

O kadındı. Aydın’ın hiçbir zaman adını söyleyemediği, ama varlığını hiç silemediği o kadın.

Ve kadının arkasında biri daha duruyordu. Bir adam. Karanlıkta yüzü seçilmiyordu ama duruşu, gölgesi, sessizliği… O fotoğraftaki adamdı. Polaroid’deki adam. Ölmüş olması gereken adam. Aydın’ın dizleri çözülecek gibi oldu. Nefes almak bir refleks değil, görev hâline gelmişti.

Elini cebine attı. Defteri tuttu. Bir şey yazmak istemedi. Ama içinden geçen cümle şuydu: “Geçmişte kalanlar, ya hiç gitmemiştir ya da seni çoktan bekliyordur.”

Sahaf, başını çevirdi. Göz göze geldiler. Gülümsedi. Aydın yürüyemedi. Ama gözlerini kaçırmadı.

Aydın yerinden kıpırdayamadı. Sahaf’ın gülümsemesi gözlerinin içine saplanmıştı. Kadın, rüzgârla savrulan şalını sıkı tutuyordu. Öndeki adam kıpırdamıyordu. Oysa Aydın’ın içindeki dünya hareketlenmişti. Sanki her şey birden dönmeye başlamıştı. Dünya değil, kendi ekseni.

Bir uğultu duydu kulaklarında. Başını sağa çevirdi, sonra sola. Boşluk gibiydi. Gözleri açıkken bile karanlık bir şey akıyordu içeriye. Kalp atışları, nabız gibi değil; çekiç gibi vuruyordu şakağına.

Bir adım atmaya çalıştı. Olmadı. Dizlerinin bağı çözülmedi ama ayakları yere yabancılaştı. Bu taş, bu rıhtım, bu şehir… Hiçbir şey onun değilmiş gibi.

Başını eğdi. Sanki midyeler arasında bir şey arıyor gibiydi. Ama hiçbir şey yoktu. Sadece ağrı. Sadece uğultu. Gözleri, artık açık tutulmaya direniyordu. Sonra… gözleri kapandı.

Bir rüya başladı.

Siyah bir masa. Üzerinde yanan bir mum. Mumun alevi geriye doğru yanıyordu; sanki zaman tersine akıyor gibiydi. Masanın etrafında dört sandalye vardı ama sadece birinde biri oturuyordu. Sahaf’tı bu. Ama yüzü yoktu. Gözlerinin yerinde boşluk, ağzının yerinde mühür vardı. Elleri masaya değil, havaya dayanıyordu.

Masaya doğru bir kadın yaklaştı. Elinde bir defter vardı. Aydın’ın defteri. Ama sayfaları rüzgârda tersine çevriliyordu. En son sayfaya geldiğinde, kadın mumu üfledi.

Karanlık oldu. Ve o an, Aydın Kara’nın gözleri açılmadı. Ama nefesi yeniden başladı.

Aydın Kara gözlerini yeniden açtı. Rüya bitmişti ama aklında tek bir şey vardı:

“Sine Adası”

Sine Adası’na giden yol, şimdi başlıyordu…