Gelip geçenlere bakıyorum. Kimi, bu şehri yenmek ister gibi yürüyor; omuzları öne düşmüş, adımları öfkeyle dizilmiş. Kimi bağırıyor, kime olduğunu bilmeden… Belki kendine, belki hiç gelmeyecek bir cevaba. Bir başkasıysa usulca geçiyor önümden; kimseye karışmadan, kimseye görünmeden. Ayak sesleri bile yok gibi.
Gözlerimle eşlik ediyorum geçenlere. Birinin omzuna yük koyuyorum içimden, birinin avcuna bir yalnızlık bırakıyorum. Sokaklar ayak seslerinden değil, sessizliklerden inşa ediliyor sanki. Ve şehir, onların değil; onların içinde biriken suskunlukların yansıması artık.
Bazen düşünüyorum, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yürüyen biri ne taşır cebinde? Bir gölge mi, bir soru mu, yoksa sadece yorgunluk mu? Kim bilir…
Nazım Hikmet’in de dediği gibi; belki de bazıları artık ne kavga, ne sevda, ne bir garip yolculuk, ne bir garip yolcu, yalnızca bir salkımsöğüttür. Yorgun. Ama ayakta.
Ben de öyleyim belki. Bakıyorum. Geçenlere, kalanlara, içimden geçenlere… Ve yürümüyorum ama durmuyorum da. Çünkü bu şehirde, herkes biraz yol. Herkes biraz salkımsöğüt.